Anlam ve Temellendirilmesi

Metasemantik, dil felsefesinde anlamın "temellendirilmesi" sorusuyla, yani sözcüklerin ve cümlelerin hangi gerçekler (facts) sayesinde belirli anlamlara sahip olduğuyla ilgilenen alandır. Bu temeller; zihinsel niyetler, toplumsal uzlaşımlar, dünyadaki nesnelerle kurulan nedensel bağlar ve rasyonel yorumlama süreçleri gibi farklı perspektiflerden tartışılmaktadır.

Bu kaynaklar ışığında anlamın temellendirilmesi ve metasemantik yaklaşımlar şu ana başlıklar altında toplanabilir:

1. Metasemantik ve Temellendirme Sorusu

Anlamın temellendirilmesi, "Bir ifade neyin sonucunda bu anlamı kazanır?" sorusuna yanıt arar. Bu, anlamın kökenini (etimoloji) sormaktan farklı bir metafiziksel sorgulamadır; çünkü bir kelimenin tarihsel gelişimi, o kelimenin şu anki anlamını temellendiren olguları açıklamak zorunda değildir. Metasemantik teoriler, anlamın "içsel" (zihinsel içerikler) mi yoksa "dışsal" (dünyadaki nesneler ve sosyal bağlar) mı olduğu konusunda iki ana kampa ayrılır.


2. Başlıca Temellendirme Modelleri

Kaynaklar, anlamın hangi temel üzerinde yükseldiğine dair dört ana model sunar:

Göndermeci (Referential) ve Dışsalcı Model: Bu modelde anlam, kelimeler ile dünyadaki nesneler arasındaki bağlantıya dayanır. Örneğin, nedensel dışsalcılıkta bir ismin anlamı, o ismin bir nesneye verilmesiyle başlayan ve konuşmacıdan konuşmacıya aktarılan bir "nedensel zincir" yoluyla temellenir. Bazı teorisyenler bu bağı "uzmanlara tazim" (expert deference) ile açıklarken, diğerleri (Cappelen ve Deutsch gibi) buna karşı çıkarak anlamın sadece sosyal ve nedensel etkileşimlerle (saf dışsalcılık) temellendiğini savunur.

 Kullanım ve Uzlaşım Temelli Model: Lewis'e göre anlamın temeli, bir topluluktaki konuşmacıların belirli cümleleri belirli inançlarla kullanmaya dair toplumsal uzlaşımlarıdır. Grice ise bu temeli daha bireysel bir düzeye indirerek, sözcük anlamının temelinde konuşmacıların dinleyiciler üzerinde belirli etkiler bırakma niyetlerinin (speaker meaning) yattığını ileri sürer.

Dil felsefesinde kullanım ve uzlaşım temelli model, dilin anlamını soyut kurallardan ziyade toplumsal pratikler, karşılıklı beklentiler ve tarihsel süreklilik üzerinden açıklar. Bu model, özellikle David Lewis’in çalışmalarıyla şekillenmiş ve dilin bir "koordinasyon problemi" çözümü olduğu fikrine dayanmıştır,.

Kaynaklar ışığında bu modelin temel bileşenleri şunlardır:

1. Bir "Koordinasyon Çözümü" Olarak Uzlaşım (Konvansiyon)

Bu modele göre dil, toplum içindeki bireylerin ortak bir amaca (iletişim) ulaşmak için geliştirdikleri bir uzlaşım sistemidir.

Düzenlilik ve Beklenti: Uzlaşım, bir toplulukta herkesin diğerlerinin de buna uyacağı beklentisiyle uymaya devam ettiği bir kullanım düzenliliğidir.

Keyfilik: Uzlaşımlar keyfidir; yani aynı amaca hizmet eden başka alternatifler de olabilir (örneğin "köpek" yerine "dog" denilmesi tamamen toplumsal seçime bağlıdır),.

Doğruluk ve Güven: Lewis, bir topluluğun belirli bir dili kullanmasını, o dilin cümleleri ile doğruluk koşulları arasında kurulan bir "doğruluk ve güven uzlaşımı" olarak tanımlar. Konuşmacılar doğruyu söylemeye çalışır, dinleyiciler ise söylenenin doğru olduğuna inanma eğilimi gösterir.

2. Anlamın Kullanımda Temellenmesi (Grounding)

Modelin temel iddiası, kelime ve cümlelerin anlamlarının sadece konuşmacıların onları kullanma biçimleri sayesinde var olduğudur,.

Metafizik Temeller: Bir kelimenin anlamı, o kelimenin içsel bir özelliği değildir; aksine, o kelimenin belirli bir topluluk içindeki kullanımından doğan, sonradan kazanılmış (contingent) bir özelliktir.

Niyet ve Tanınma: Gricean gelenekte, kullanım temelli model konuşmacının niyetlerine odaklanır. Bir kelimenin anlamı, konuşmacıların o kelimeyi kullanarak belirli bir düşünceyi ifade etme ve bu niyetin dinleyici tarafından tanınmasını sağlama pratiklerine dayanır,.

3. Uzlaşımın Kendi Kendini Yenilemesi (Self-Perpetuation)

Dilsel uzlaşımlar, biyolojik türlerin nesiller boyu aktarılmasına benzer bir soyağacı (lineage) oluşturur,.

Emsal (Precedent): İnsanlar bugün kelimeleri belirli anlamlarda kullanırlar çünkü başkalarının daha önce öyle yaptığını görmüşlerdir. Bu "emsal" mekanizması uzlaşımın sürmesini sağlar.

Toplumsal Normlar: Uzlaşımlar aynı zamanda toplumsal normlardır; kurallardan sapmalar eleştirilir veya yaptırıma tabi tutulur, bu da kullanımın istikrarını korur.

Dil Değişimi: Diller, uzlaşımların zamanla değişmesiyle evrilir. Daha önce "yanlış" kabul edilen bir kullanım, yeterince kişi tarafından benimsendiğinde yeni bir uzlaşım (konvansiyon) haline gelebilir.

4. Yapısal Uzlaşımlar ve Bileşimsellik (Compositionality)

Noam Chomsky’nin hiç kullanılmamış cümlelerin nasıl anlamlı olabildiği sorusuna (kullanım temelli modele bir eleştiri olarak) bu model "yapısal uzlaşımlar" ile yanıt verir.

• Bireysel cümlelerin her biri için ayrı uzlaşımlar yoktur; bunun yerine, cümsel yapılar ile düşünce yapılarını eşleştiren genel uzlaşımlar vardır.

• Örneğin, "p ise q" yapısını kullanmaya dair bir uzlaşımımız olduğu için, hayatımızda hiç duymadığımız bir "p ise q" cümlesini bile bileşimsellik kuralı sayesinde anlayabiliriz.

5. Sosyal Kimlik ve Performans Olarak Kullanım

21. yüzyıl dil felsefesi, kullanımı sadece bilgi aktarımı değil, bir sosyal performans olarak görür,.

Brikolaj (Bricolage): Konuşmacılar, farklı dilsel varyasyonları (aksanlar, kelime seçimleri vb.) bir araya getirerek kendilerine bir sosyal kimlik veya "persona" inşa ederler.

Yansımalı Performans: Bir kelimeyi belirli bir tarzda kullanmak, sadece o kelimenin anlamını iletmekle kalmaz, aynı zamanda konuşmacının o andaki sosyal statüsünü ve otoritesini de bizzat icra eder (enact),.

Özetle; Kullanım ve uzlaşım temelli modelde dil, sadece kafamızın içindeki soyut bir sözlük değil, bir topluluk içindeki bireylerin birbirleriyle uyum sağlamak için oynadıkları ve zamanla kurallarını ortaklaşa değiştirdikleri devasa bir sosyal oyun gibidir.

Analoji: Dilsel uzlaşımı bir trafik akışına benzetebiliriz. Trafiğin sağdan akması (uzlaşım), bu kuralın kendisinin doğuştan doğru olmasından değil, herkesin birbirinin sağdan gideceğini beklemesinden (koordinasyon) ve bu beklentinin sosyal fayda sağlamasından (kazaları önleme) kaynaklanır. Yeni sürücüler (dil öğrenen çocuklar), bu sistemi ebeveynlerinin ve diğer sürücülerin eylemlerini (kullanım) gözlemleyerek ve bu tarihsel sürekliliğe (soyağacı) katılarak öğrenirler

 Yorumlamacı (Interpretational) Model: Davidsoncu bu yaklaşımda anlam, bir konuşmacının tüm tutumlarını ve ifadelerini rasyonel bir bütün haline getiren bir yorumlama süreci sonunda ortaya çıkar. Burada anlamın temeli, "hayırhahlık ilkesi" (principle of charity) uyarınca konuşmacıyı rasyonel ve doğru söyleyen biri olarak kurgulamaktır.

Yorumlamacı (Interpretational) Model, özellikle Donald Davidson’ın çalışmalarıyla ilişkilendirilen ve anlamın temelini konuşmacının davranışlarının yorumlanması üzerinden açıklayan bir metasemantik çerçevedir. Bu model, dili statik bir kurallar bütünü olarak değil, bir tercüme veya yorumlama süreci olarak ele alır.

Bu modelin çağdaş dil felsefesi ve dilin mantıksallığı bağlamındaki temel özellikleri şunlardır:

1. Anlam ve İnancın Karşılıklı Bağımlılığı

Yorumlamacı modelin en temel kabullerinden biri, anlam ve inancın "birbirleriyle ilişkili kurgular" (interrelated constructs) olmasıdır.

• Bir yorumcu, bir konuşmacının ne demek istediğini (anlam) bilmeden onun neye inandığını tam olarak belirleyemez; aynı şekilde, konuşmacının inançlarını bilmeden de sözlerinin anlamını çözemez.

• Yorumlama süreci, bu iki bilinmeyeni (anlam ve inanç) eşzamanlı olarak çözmeye çalışan bir "Radyal Tercüme" süreci olarak tasvir edilir.

2. Merhamet İlkesi (Principle of Charity) ve Rasyonellik

Model, yorumlamanın başarılı olabilmesi için rasyonel bir temel varsayar. Bu bağlamda Merhamet İlkesi, bir yorumcunun muhatabını rasyonel ve tutarlı bir varlık olarak görme zorunluluğudur.

Kurucu İdeal: İnanç sistemi, "kurucu bir rasyonellik ideali" tarafından yönetilir. Yorumcu, konuşmacının cümlelerini, onları kendi inançlarıyla mümkün olduğunca tutarlı ve doğru kılacak şekilde anlamlandırmaya çalışır.

Normatiflik: Bu modelde anlam, konuşmacının sadece ne söylediğiyle değil, rasyonellik ideali gereği ne söylemesi gerektiğiyle (normatif boyut) belirlenir.

3. Peircean Merhamet ve İdealize Edilmiş Revizyon

Kaynaklarda "Peircean Charity" (Peirce-vari Merhamet) olarak adlandırılan bir versiyon, anlamı konuşmacının idealize edilmiş bir inanç revizyonu sürecinden sonra elinde kalan doğrular kümesi olarak tanımlar.

• Bu yaklaşıma göre, bir kelimenin anlamı, konuşmacının inançlarındaki çelişkileri gidermeye yönelik rasyonel çabasının bir sonucudur.

• Örneğin, bir konuşmacı hem "Köpekler keseli hayvanlardır" hem de "Köpekler Canis cinsine aittir" cümlelerini doğru kabul ediyorsa, rasyonellik normu bu çelişkiyi gidermesini (birinden vazgeçmesini) talep eder. Bu rasyonel seçim süreci, o kişinin dilindeki "köpek" teriminin anlamını nihai olarak belirleyen şeydir.

4. Kasti Tutum (Intentional Stance)

Yorumlamacı model, bir varlığa anlam ve inanç atfetmeyi bir "kasti tutum" (intentional stance) sergilemek olarak görür.

• Bir sistemi (örneğin bir insanı) anlamlı konuşan bir aktör olarak kabul etmek, onu rasyonellik normlarına (tutarlılık, çelişmezlik) tabi bir varlık olarak "yorumlamak" demektir.

• Bu durum, anlamın sadece fiziksel veya davranışsal bir gerçeklik değil, rasyonel bir taahhüt sistemi olduğunu gösterir.

5. Üçgenleme (Triangulation)

Davidson'ın yorumlamacı modelinin bir diğer ayağı üçgenlemedir. Anlam, iki konuşmacı ve dış dünyadaki ortak bir nesne arasındaki etkileşimden doğar. Nesneler ve olaylar, ancak konuşmacılar onları rasyonel bir şekilde ortak bir anlam noktasına oturttuklarında (birbirlerinin tepkilerini yorumladıklarında) bir anlam kazanır.

Özetle; Yorumlamacı Model, anlamı dünyadaki nesnelerle kelimeler arasındaki sabit bir bağdan ziyade, konuşmacıların birbirlerini rasyonel ve tutarlı varlıklar olarak görme çabasının bir ürünü olarak açıklar.

Analoji: Bu modeli bir dedektiflik çalışmasına benzetebiliriz. Elinizde bir zanlının (konuşmacı) ne demek istediğine dair bir sözlük yoktur. Dedektif (yorumcu), zanlının davranışlarını ve eldeki kanıtları (doğru kabul edilen cümleler) incelerken, onun "aptal olmadığını" ve "kendisiyle çelişmemeye çalıştığını" varsayar. Bu rasyonellik varsayımı (Merhamet İlkesi) dedektifin zanlının sözlerine bir anlam yüklemesini sağlar; yani anlam, dedektifin yaptığı bu rasyonel kurgunun bir sonucudur.

 Bilişsel ve Yapısal Model: Wayne Davis, anlamın temelinin dış dünyadaki nesneler değil, zihinsel birer olay türü olan "yapılandırılmış düşünceler" (thoughts) olduğunu savunur. Bu görüşe göre, bir cümle bir düşünceyi ifade ettiği için anlamlıdır; düşünceler ise parçalardan (kavramlardan) oluştuğu için dilin üretkenliğini ve bileşimselliğini (compositionality) açıklayan asıl temeldir.

-Nedensel Zincir ve "Hafıza"

Dışsalcı modelde anlamın bir "bayrak yarışı" gibi aktarılması fikri, dilin tarihsel sürekliliğini açıklar. Bir nesneye isim verildiği o ilk an (Initial Baptism), o ismin gelecekteki tüm anlamını mühürler.

-Grice ve "Niyet" Paradoksu

Eğer anlamın temeli konuşmacının niyeti ise (Grice),  "yapay zekanın niyeti var mı?" sorusu hayati bir önem kazanır. AI bir niyet taşımıyorsa, Grice’ın modeline göre AI "anlamsız" sesler/semboller çıkarıyor demektir.

-Davidson ve "Rasyonel Özne"

Yorumlamacı modelde anlamın oluşması için bir "insan rasyonalitesi" varsayılır. Eğer karşıdakini rasyonel bir bütün olarak görmezsek (örneğin bir deliyi veya bir algoritmayı dinlerken), Davidsoncu anlam teorisi çökmeye başlar.

3. Normatif Temeller ve Üçgenleme

Claudine Verheggen'e göre anlam, salt betimsel veya biyolojik olgulara indirgenemez; o, doğası gereği normatiftir. Anlamın temeli, konuşmacı, dinleyici ve paylaşılan nesne arasındaki "üçgenleme" (triangulation) etkileşimidir. Bu süreçte bireyler, kelimelerin doğru ve yanlış kullanımına dair normatif tutumlar geliştirirler; dolayısıyla anlam, sosyal etkileşim içindeki rasyonel taahhütler sayesinde temellenir.

4. Belirlenemezlik ve Ontolojik Çeşitlilik

Metasemantik tartışmalarda önemli bir sorun da belirlenemezliktir (indeterminacy); yani aynı kullanım verilerinin birden fazla anlam teorisiyle uyumlu olmasıdır. Williamson, anlamın birliğini sağlayan şeyin ortak bir inanç veya "creed" değil, konuşmacılar arasındaki karmaşık nedensel ilişkiler olduğunu belirtir. 

Anlam, fiziksel, zihinsel, soyut ve sosyal unsurları bir araya getiren oldukça kendine özgü bir varlık statüsüne sahiptir.

Özetle; anlamın temellendirilmesi, dili sadece bir kod olarak değil, zihinsel kapasitelerimiz, rasyonel niyetlerimiz ve sosyal dünyadaki koordinasyonumuz arasındaki etkileşimin bir ürünü olarak kurgulayan geniş bir metasemantik çerçevede ele alınmaktadır.

İçselci ve dışsalcı anlam teorileri arasındaki temel ayrım nedir?

Dil felsefesinde içselci (internalist) ve dışsalcı (externalist) anlam teorileri arasındaki temel ayrım, anlamın kaynağının zihnin içinde mi yoksa dış dünyadaki nesne ve ilişkilerde mi olduğu sorusuna dayanır. Kaynaklar bu iki yaklaşımı şu temel farklar üzerinden detaylandırır:

1. Temel Odak Noktası ve Dayanak

Dışsalcı (Göndermesel) Teoriler: Dilsel anlamın, kelimeler ile dünyadaki şeyler arasındaki bağlantıya dayandığını varsayar. Bu yaklaşımda anlam, zihinden bağımsız nesnelere yapılan gönderme (reference) ve bu göndermelerin doğruluk koşulları üzerinden tanımlanır.

İçselci Teoriler: Dilsel anlamın dış dünyaya atıfta bulunmadan, sadece zihnin içsel içeriklerine bakılarak belirlenebileceğini savunur. Bu görüşe göre anlam, bireyin beynindeki bilişsel durumlar veya zihinsel temsillerle ilişkilidir.

2. Anlamın Belirlenme Süreci

Dışsalcılık ve Nedensel Bağlar: Dışsalcı gelenekte (özellikle Kripke, Putnam ve Burge ile ilişkilendirilen kanatta), ortak anlam ve gönderme, paylaşılan inançlar veya ortak bir öğreti yerine, bireyler arasındaki nedensel veya tarihsel bir etkileşim (causal/historical interconnectedness) yoluyla kurulur. Örneğin, bir kelimenin anlamı, o kelimenin geçmişteki kullanıcılardan gelen bir zincirleme yoluyla bugüne aktarılmasına dayanır.

İçselcilik ve I-Language (İçsel Dil): İçselciler, 🔎Noam Chomsky'nin "I-language" (Internal/Individual language) kavramına dayanarak, dili bireysel, içsel ve işlemsel bir yapı olarak görürler. Bu modelde anlam, dış dünyadaki nesnelerle kurulan sabit bir bağdan ziyade, zihindeki kavramların birleşme biçimleri ve dil içi mantıksal ilişkilerle (örneğin gerektirme veya sözdizimsel yapılar) belirlenir.

3. Doğruluk ve Gönderme İlişkisi

Dışsalcı Perspektif: Anlamın temel işlevi bilgi aktarmaktır ve bu süreç, cümlenin doğru olması için dünyanın nasıl olması gerektiğini bilmeyi (doğruluk koşulları) gerektirir. Algısal dışsalcılıkta, temel düşüncelerin ve kelimelerin içeriğini belirleyen şey, fiziksel çevredeki nesnelerin konuşmacıda benzer düşüncelere neden olmasıdır.

İçselci Perspektif: Anlamın dünyadaki nesneleri belirlediği (extension-determining) fikrine karşı çıkarlar. İçselciler, düşünceleri çevreden bağımsız olarak bireyselleştirirler. Onlara göre, bir kelimenin dünyadaki belirli bir nesneye gönderim yapması, kelimenin sabit bir sözlük anlamı değil, konuşmacının o anki kullanımı ve zihinsel performansı sonucu doğan bir etkidir.

4. Akademik Yaklaşım Farklılıkları

Dışsalcılık genellikle filozoflar tarafından benimsenir ve öncelikli olarak doğruluk ve gönderme sorularına yanıt arar.

İçselcilik ise dilbilimciler arasında daha yaygındır; odağını dilin kendi içindeki özelliklerine, örneğin kelimeler arasındaki mantıksal gerektirmelere (entailment) veya biçimsel ilişkilere verir.

Özetle; dışsalcılar için anlam, dili dünyaya bağlayan bir köprü iken; içselciler için anlam, zihnin içinde işleyen ve dünyadan bağımsız olarak tanımlanabilen karmaşık bir yazılım veya yemek tarifi (recipe) gibidir.

Analoji: Dışsalcı anlamı bir adres defterine benzetebiliriz; bir ismin (kelimenin) değeri, sizi fiziksel olarak götürdüğü yerdedir. İçselci anlam ise bir yemek tarifine benzer; tarifin (anlamın) değeri, zihninizde nasıl bir yapı oluşturduğundadır; mutfaktaki malzemelerin (dış dünyanın) gerçekte var olup olmaması tarifin kendi iç mantığını değiştirmez

The Oxford Handbook of Contemporary Philosophy of Language, Oxford University Press,2025

Burada anlam modellerini daha somut bir örnek ile görünür kılmaya çalışalım. B.Berksan

Post-Truth (Hakikat-Ötesi) çağı, anlamın sadece "ne olduğu" değil, "nasıl manipüle edildiği" ile ilgili bir krizdir. Bu çağda, nesnel gerçeklerin yerini duyguların ve kişisel inançların alması, az önce tartıştığımız dört anlam modelini ciddi bir dayanıklılık testine sokar.

Bu modellerden hangisinin bu krizde daha dirençli olduğunu veya hangisinin bu krizi daha iyi açıkladığını şu üç perspektifle değerlendirebiliriz:


1. En Dirençli Model: Göndermeci ve Dışsalcı Model (Çapa Olarak Anlam)

Dışsalcılık (Kripke/Putnam), Post-Truth dalgalarına karşı en sert liman görevi görür.

  • Neden Dirençli? Çünkü bu modelde anlam, konuşmacının zihnindeki "yanlış inançlara" veya toplumun o anki "yalanlarına" bağlı değildir. Anlam, kelimenin dünyadaki nesneyle olan nedensel bağına bağlıdır.

  • Örnek: Milyonlarca insan "Aşının içinde çip var" dese bile, dışsalcı modele göre "Aşı" kelimesinin anlamı biyolojik gerçekliğine (nedensel zincirine) çapa atmıştır. Toplumsal kanaat anlamı bükebilir ama o nesnel bağı koparamaz.


2. En Kırılgan Model: Yorumlamacı Model (İyi Niyetin İflası)

Donald Davidson’ın bu modeli, Post-Truth çağının en büyük kurbanıdır.

  • Neden Kırılgan? Bu model "Hayırhahlık İlkesi" (Principle of Charity) üzerine kuruludur. Yani karşıdakini rasyonel ve doğru söyleyen biri olarak kurgulamak zorundasınızdır.

  • Sorun: Post-Truth, tam olarak "kötü niyetli" (bad faith) iletişime dayanır. Karşınızdakinin bilerek yalan söylediğini veya rasyonel olmadığını bildiğiniz bir dünyada, Davidsoncu "anlam inşa süreci" çöker. Karşıdakini rasyonelleştiremezsiniz, dolayısıyla anlam zemini kaybolur.


3. Krizi En İyi Açıklayan: Kullanım ve Uzlaşım (Yankı Odaları)

David Lewis ve Grice’ın modelleri, Post-Truth'un nasıl bir mekanizmayla çalıştığını en iyi ifşa eden modellerdir.

  • Yankı Odaları: Eğer anlam "toplumsal uzlaşım" ise (Lewis), kapalı bir grup (yankı odası) kendi içinde absürt bir "uzlaşım" kurabilir. O grup içinde "hakikat" kelimesi "liderin söyledikleri" anlamına gelmeye başlar.

  • Gricecı Manipülasyon: Grice’a göre anlam "dinleyicide bir etki bırakma niyeti"dir. Post-Truth aktörleri, bilgi aktarmayı değil, sadece duygusal etki bırakmayı niyetledikleri için anlamı bir manipülasyon aracına (Gricecı niyetin kötüye kullanımı) dönüştürürler.


4. Bilişsel Model: İçsel Tutarlılık vs. Dışsal Gerçeklik

Wayne Davis’in "Yapılandırılmış Düşünceler" modeli, Post-Truth'un neden bu kadar ikna edici olduğunu açıklar.

  • Analiz: Bir komplo teorisi, kendi içinde mükemmel bir "yapılandırılmış düşünce" mimarisine sahip olabilir. Dünyayla bağı kopuk olsa bile, zihinsel olarak üretken ve tutarlı olduğu için kişi için "anlamlı" gelmeye devam eder. Bu model, anlamın neden dünyadan kopup zihinde hapsolabileceğini gösterir.

"Yapay Zeka" ve "Öznesiz Anlam" (meaning without a subject) tartışması, dil felsefesinin 21. yüzyıldaki en büyük kırılma noktasıdır. Binlerce yıldır anlamın ancak "canlı, niyet eden ve sorumluluk alan bir özne" (insan) tarafından üretilebileceğine inandık. Ancak bugün karşımızda, bir "öznesi" olmadığı halde gramatik olarak kusursuz ve semantik olarak tutarlı cümleler kuran bir yapı var.

Bu durumu, az önce tartıştığımız anlam modelleri üzerinden bir **"Anlam Otopsisi"**ne tabi tutalım:


1. Searle ve Çince Odası: Simülasyon mu, Anlam mı?

Öznesiz anlam tartışmasında ilk durak her zaman John Searle’dür.

  • Argüman: AI, sembolleri kurallara göre işler (Sentaks) ama o sembollerin neyi temsil ettiğini bilmez (Semantik).
  • Yapay Zeka: AI, "elma" kelimesini kullanırken elmanın tadını, kokusunu veya varlığını değil; o kelimenin diğer kelimelerle olan istatistiksel mesafesini bilir.
  • Sonuç: Eğer anlam için "deneyim" şartsa, AI'nın anlamı **"Anlamsız bir Anlam"**dır.

2. Dört Model Yapay Zekayı Nasıl Yorumlar?

AI'nın ürettiği "öznesiz anlamı" bu dört modelin süzgecinden geçirdiğimizde ortaya çok ilginç bir tablo çıkıyor:


3. Vektör Uzayı: Anlamın Yeni Mekanı mı?

  1. yüzyılda AI, anlamı "kafanın içinden" veya "toplumsal uzlaşımdan" çıkarıp Vektör Uzayı denilen matematiksel bir boyuta taşıdı.
  • AI için anlam; bir kelimenin çok boyutlu bir uzaydaki koordinatıdır.
  • Öznesiz Anlamın Gücü: "Kral - Erkek + Kadın = Kraliçe" denklemini çözen bir algoritma, bir "kraliçe" kavramına dair zihinsel bir imgeye sahip değildir ama kavramlar arasındaki mantıksal ilişkiyi yakalamıştır.

4. "Türetilmiş Anlam" vs. "Asli Anlam"

Filozof John Haugeland ve John Searle'ün ayrımıyla;

  • İnsan: Asli Anlam (Original Meaning) üretir. Anlamın kaynağı kendisidir.
  • Yapay Zeka: Türetilmiş Anlam (Derived Meaning) üretir. Anlamı, bizim ona yüklediğimiz veri setlerinden ve bizim yorumumuzdan ödünç alır.

 "Eğer bir metin okuyanda 'anlam' yaratıyorsa, o metnin bir özne tarafından mı yoksa bir algoritma tarafından mı yazıldığının semantik bir farkı var mıdır? Anlam, gönderende mi biter, yoksa alıcıda mı başlar?"


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder