Sokrates Öncesi




Not: Tablodaki isimleri tıklayarak ilgili düşünür sayfalarına gidebilirsiniz.



















Sokrates Önceki Dönem
“Başlangıçlar” bölümünde , felsefenin başlangıcı konusundaki değişik görüşlere değinildi. Karşı savları göz ardı etmeden, bugünkü anlamıyla felsefi düşüncenin “Batı Anadolu” topraklarında başladığını söyleyebiliriz.


Neden Batı Anadolu ve Yunanistan?
Yunan'da ilk felsefi-bilimsel çalışmaların Batı Anadolu'nun zengin ve müreffeh
liman şehirlerinde, örneğin Milet'te, Efes'te, Teos'ta, Klazomenai'de, Samos ve Kos adalarında başlaması bir tesadüf değildir. Bu şehirler hem Doğu'dan, karadan gelen kervan ve ticaret yollarının sonunda bulunuyor, hem de deniz ticaretinin ana merkezlerini oluşturuyordu.

Ticari ilişkilerde ise sadece malların değiş tokuş edilmediği, aynı zamanda fikirler, buluşların da bir yandan diğerine geçtiği bilinmektedir İlkçağ felsefe tarihçilerinin ilk dönem Yunan filozoflarının çoğuna Mısır, Babil, İran ve hatta Hindistan'a kadar yolculuklar yaptırmaları bir rastlantı değildir. Thales'in Yunan dünyasına Mısır'dan geometri bilimini alıp getiren ilk kişi olduğu haber verilir. Pythagoras'ın ruh kuramında
Hint etkisinden sözedilir. Platon, Mısırlı rabipiere "Yunanlılar, sizler çocuksunuz" sözünü söylettirir. Yine Thales'in İÖ 585 yılında meydana geldiği hesaplanan güneş tutulmasına ilişkin tahmini, ancak Mezopotamyalılar tarafından tutulmuş olan gök cisimlerinin hareketlerine ilişkin cetvelleri (ziyçler) görmüş olmasıyla açıklanabilir. Aristoteles matematik sanatların, kafi derecede boş zamana sahip olan Mısırlı rahipler tarafından yaratılmış olduğunu söyler.

Bütün bunlar Yunanlıların kendilerinin matematik, astronomi gibi bilimler alanında Doğu uygarlıklarına neler borçlu olduklarının bilincinde olduklarını göstermektedir. Bu önemli "alışverişlere" Yunanlıların Lidya'dan parayı, Mısır'dan papirüsü, Fenike'den alfabeyi almış oldukları gerçeğini eklersek, Yunanların Doğu'ya olan borçlarının büyüklüğünü hesaplayabiliriz. Büyük Doğu uygarlıklarıyla ilişkisi sonucunda elde ettiği bütün bu bilgi, buluş ve görüşlerin Yunanlı'ya dünyayı tanıma, bilme, dolayısıyla eski tasavvurlarından şüphe etme, onları soruşturma ve yerlerine bu yeni bilgi ve birikimine uygun bir tasavvur oluşturma yönünde büyük bir atılım sağlamış olduğu şüphesizdir.

Ahmet Arslan- İlkçağ Felsefe Tarihi I


İlkçağ felsefi düşüncesinin M.Ö.VI.yy. ile M.Ö.V.yy.ları kapsayan başlangıç dönemi felsefe tarihçilerince Sokrates öncesi dönem olarak adlandırılıyor.

Bu dönemin ilk büyük düşünürleri, Thales, Anaksimendros ve Anaksimenes Milet kentinde yaşamışlardı. Miletli düşünürler daha çok doğa üzerine akıl yürütmüşler, fiziksel dünyanın görünüşünün arkasında var olduğu varsayılan “ana ilke”(=arkhe) nin neliğini araştırmışlardı.

“Bu dönemin belli başlı düşünürleri, özellikle Thales tarafından geliştirilen “arkhe” tasarımı doğrultusunda, doğada varolan fiziksel nesnelerin varlıklarını dayandırabilecekleri “ilk ilke”yi ya da “ana madde”yi temellendirmeye yönelik bir felsefe çerçevesi içerisinden düşünmüşlerdir. 

“Bu dönemin belli başlı düşünürleri, özellikle Thales tarafından geliştirilen “arkhe” tasarımı doğrultusunda, doğada varolan fiziksel nesnelerin varlıklarını dayandırabilecekleri “ilk ilke”yi ya da “ana madde”yi temellendirmeye yönelik bir felsefe çerçevesi içerisinden düşünmüşlerdir. Felsefe tarihine Milet Okulu Filozofları ya da İyonyalı ilk Filozoflar diye geçen bu ilk filozofların, felsefece düşünmenin temellerini atmaları bağlamında gerçekleştirdikleri en büyük başarı, doğadaki görüngülerin gerçekliğini söylenbilgisel(mitolojik) öykülere yer etmiş usdışı izleklere başvurmadan, tanrıbilimsel yaklaşımların gerçek dışı açıklama öğelerine gitmeden, salt “bilimsel” açıklamalarla sorgulamaya çalışmak gibi oldukça keskin bir adımı atabilmiş olmalarıdır. Nitekim bu bağlamda “maddenin ya da maddenin tözselliğinin sürekliliği”, “dünyanın doğal evrimi”, “niteliğin niteliğe indirgenmesi” gibi önemli konularda yarı felsefi yarı bilimsel ilkeler bulgulayıp bunların doğruluklarını kendi içinde tutarlı uslamlamalarla tanıtlamayı başarmışlardır.” (Felsefe Sözlüğü)







“Ancak, şu ya da bu olduğu tasarlanan bu ana kaynaktan sayısız varlıklar nasıl oluşmuşlar? Bu “oluş” sorunu başlangıçta henüz ortada yok. Çünkü ilk filozoflar ana varlığı canlı sayıyorlar, canlı da kendinden ürer, dolayısıyla oluş var. Bu sorunun ilk çözüm denemeleri Anaksimenes’te: Ona göre, tek tek nesneler, havanın sıkışması ve gevşemesinden oluşurlar. Sorunu asıl ortaya koyup vurgulayan Heraklit’tir. Ona göre doğa da, ana-varlık olan Ateş gibi, boyuna bir değişme, bir oluş içindedir. Doğadaki tek tek nesneler, evrenin yasası olan Logos’un birbiriyle savaşan karşıtları bir uyuma vardırmasından oluşurlar.”(Macit Gökberk)

Ele aldığımız dönemin diğer önemli düşünme çevresi Güney İtalya’da Elea bölgesinde oluştu. Elea Okulu olarak adlandırılan bu çevrenin önde gelen isimleri, Ksenephones, Parmenides, Elealı Zenon, Melissos olmuştur.

Elea düşünürlerinin de temel sorunu “evrenin dayanağı” idi. Onlar çoktanrılı inançların aksine “bircilik” doğrultusunda çözümlemelere girişmişlerdir.
Sokrates önceki dönemde, dinsel ve gizemci yanı ağır basan Pythogorasçılık da etkili olmuş bir düşünce hareketidir.

Varolan şeyler üzerine daha çokçu düşünen isimler de vardır. Bunlar, Miletlilerin tek töz anlayışından farklı olarak, çoklu töz modelleri ile evrenin yapısını açıklamaya girişmişlerdir. Empodekles ve Anaksagoras bu doğrultuda düşünen iki isim olarak günümüze ulaşmıştır.
Demokritos ve Leukippos tarafından temellendirilmeye çalışılan atomculuk öğretisi de bu ilk dönemde anılmaya değer önemli bir düşünce akımıdır.

Dönemin ikinci ana evresini “Sofist Öğreti” oluşturmaktadır. Protogoras, Gorgias ve Hippias bu akımın öne çıkan isimleridir.

“Eski Yunan Felsefesi’nin uslanmaz haşarı çocukları diye nitelenen sofistler bütünlüklü bir düşünce dizgesi ortaya koymamış olmalarına karşın, özellikle belli yaşam sorunları ile durumları karşısında takındıkları tutumlar ya da gösterdikleri yaklaşımlarla yalnızca ilkçağ felsefesine değil bütün bir felsefe tarihine damgalarını vurmuşlardır. Sofistler, bir yerden bir yere yolculuk ederek yaşayan gezgin bilgeler olarak, konakladıkları yerleşim bölgelerindeki varlıklı insanların çocuklarına verdikleri dersler karşılığı aldıkları parayla geçimlerini sağlamışlardır. M. Ö. V. yüzyılın sonlarında çok büyük ölçüde tarıma dayalı monarşilerden ticaretle uğraşan topluluklara dönüşen Yunan kent devletlerinin gelişiminde son derece büyük bir rol oynayan sofistler, başta retorik olmak üzere pek çok alanda dönemin filozoflarından hem daha profesyonel hem daha donanımlı hem de daha etkileyici auara’larıyla dikkat çekmektedirler. Yunan endüstrisi ile ticaretinin patlama derecesinde büyük bir gelişme gösterişine bağlı olarak ortaya çıkan yeni zenginler ile ekonomik bakımdan güçlenen tacirler, aristokratik eğitimden yoksun olmaları gerçeğine karşın siyasal etki talebinde bulunmaya başlamışlardır. Söz konusu bu yeni toplumsal katmanın üyeleri, cahilleri aratmayacak denli eğitimsiz olduklarının ayırdına varmalarıyla birlikte, özellikle siyasal konularda kendilerini geliştirmek isteğiyle kamuya açık konuşma, geçerli, yani ikna edici uslamlama ve genel kültür alanlarında ücretini ödemek koşuluyla sofistlerden dersler almışlardır. Bu yüzden aralarında Yunan düşüncesine son derece büyük katkılarda bulunmuş usta bilgeler olmasına karşın, sofist” deyişi çok geçmeden halkavcısı” (demagog), yanıltmacı”, “safsatacı” gibi niteleçlerle birlikte anılan kötücül bir terim kimliğine bürünmüş, “sofistlik” sözcüğü de buna bağlı olarak, Batı dillerinde günümüze kadar gelen olumsuz anlamını yüklenerek ahlâksal bakımdan yapılan yanlışlıkları imler olmuştur.” (Felsefe Sözlüğü)

Sokrates öncesi düşünce akımlarını genel olarak özetlediğimiz bu metinde, tek tek düşünürlerin görüşlerine yer verilmemiştir. (Girişteki tablodan düşünürlere gidilebilir.)






Antikçağ felsefesinin modern tarihçileri haklı olarak M.Ö. 5. Yüzyılda bir Grek aydınlanma çağından söz ederler. Bizler bu “aydınlanmadan, bir çağın önde gelen bilgelerinin insan düşüncesini atalardan miras kalan görüşlerin ve göreneklerin egemenliğinden kurtarmak ve ‘gelenek karşısında, özellikle de dinsel alanda bağımsız kılmak için gösterdikleri bilinçli çabaları anlıyoruz ... Aklın, özgün düşüncenin mitsel tasarım tarzından bu bağımsızlığı, doğa olayları karşısında daha 6. Yüz yıl sonra düşünürlerince benimsenen saf akla dayalı bu eleştirel düşünce 5. Yüzyılda özellikle insan dünyasına yönelmiştir.

5. Yüzyılın ikinci yarısında da Grek dünyasının ileri bölgelerinde (İonya, Atina ve Grek egemenliğindeki Batıda) ulusun yaşamına giderek hakim olan, felsefenin gelişmesi için de belirleyici bir önem taşıyacak bir güç durumuna gelmiştir. İlk Grek tarih yazımında ve yer yer Hippokrates’in eserlerinde önemli belgeler halinde görülen bu düşünsel hareket ancak 5. Yüzyılın ikinci yarısında “Sofizm” denen akım vasıtasıyla her şeye egemen bir güç durumuna gelecektir. 

Antik felsefenin modern tarihçileri, antik felsefenin ikinci evresine haklı olarak Sofizmle başlarlar, çünkü bu o güne kadarki gelişmenin basit bir devamı değildir, deyim yerindeyse tamamen yeni bir başlangıçtır. Eduard Meyer’ in (IV 249) özgün tarihsel bir sağgörüyle dediği gibi: ‘Bu sorunlar felsefi temele dayalı organik bir ilerleme nedeniyle meydana çıkmamıştır, tersine bu ilerleme, ulusun manevi gelişmesi tarafından eski yönünü terketmeye ve araştırılmalarına bağlı olduğu halde uzmanlarca bu güne kadar üzerinde tartışılmayan sorunlara yönelmeye zorlanmıştır.” Son günlerde Werner Jaeger’in de (Paideia 378) isabetle belirttiği gibi: “Sofizm bilimsel bir hareket değil, yönü değişen yaşamsal çıkarlar nedeniyle, özellikle de ekonomi ile devletin yapısında meydana gelen değişikliklerden doğan pedagojik ye sosyal sorunlar nedeniyle ... bilimin istila edilmesidir. Demek ki bu akım, ileride İonya biliminin etiksel-sosyal ve özellikle etiksel-siyasal yönden gelişmesini önemli ölçüde etkileyeceği halde, başlangıçta adeta “bilimi yerinden eder” gibi bir izlenim bırakmıştır. 

Sofizmin doğuş nedenleri arasında Atina demokrasisinin tamamen yeni türden bir eğitime, bir pedagojiye duyduğu pratik gereksinimin gerçek belirleyici neden olması bu durumla uyum sağlamaktadır, çünkü soylular döneminin bu konudaki eski gereksinimleri, Pers savaşlarının sona ermesinden bu yana değişen yaşamsal taleplerin karşılanmasına artık yetmiyordu. Bu yüzden, eskiye bağlı kalanların tüm direnişlerine karşın, tamamen yeni bir eğitim ideali doğmuş ve bu gereksinimi karşılayan, bu ideali öğretileriyle —daha doğrusu “Paideia”larıyla, yani kurama dayalı öğretileriyle, man eğitimle— aklı temel alarak gerçekleştirmek isteyen insanlar sahneye çıkmakta gecikmemiştir. “Areté (seçkin yurttaşları —çn.) yeni, yani etiksel-siyasal anlamda bilinçli olarak yetiştirme sorumluluğunu üstlenen bu insanlar kendilerine “sofistler”, yani “bilgelik öğretmenleri” adını vermişler, uzak yakın her yerden gelerek Attika’nın başkenti Atina’da toplanmışlar, böylece kenti, Perikles Atina’sının soylu gençleri tarafından heyecanla karşılanan geniş manevi bir hareketin de odak noktası durumuna getirmişlerdir.

Aristoteles’in “fizikçiler” diye tanımladığı, zamansal olarak kendilerinden önceki Grek doğa filozofları ile bu sofistler arasında köklü farklar vardır: Doğa filozofları düşüncelerini tamamen ya da neredeyse sırf doğa (physis), yani makro-kozmos üzerinde toplar ve toplumsal yaşamın sorunlarına sırt çevirirken, sofistlerin spekülasyonlarının merkezinde idrak eden ve davranan varlık olarak insan yer alıyordu. Sofizmden önceki büyük Grek düşünürlerinin ilk ve son hedefleri saf “hakikati’ idrak etmek, yani gökyüzünde, doğada olup bitenlerin gerçek nedensel bağlamlarını araştırmakken, sofistlerin spekülasyonlarının nesnesini, birey olarak —ve dahası— toplum üyesi, yani toplumsal varlık olarak insan ve de onun biricik, bilinçli hedefi “Paideia”, yani özgün anlamda, “eğitim” oluşturmaktadır; bu ise açıkça hedef olarak belirlenen ve ulaşmaya çalışılan insanın manevi yönden biçimlendirilmesidir, ki sofistler bunun mümkün olduğuna kesinkes inanmaktaydılar. Bu yüzden sofistler hem pedagojinin kurucusu —ki bu, onların tarihsel etkileri önceden kestirilemeyen en büyük hizmetlerinden biridir— hem de bilinçli manevi eğitim olarak paideia kavramının yaratıcısıdırlar; onlar bu kavrama, ustalıkla yerine getirdikleri pratiklerinde insanın manevi dünyasının iki yönüne (hem “konuya ilişkin” organ hem de “bilimsel ilke” olarak) uygun sırf biçimsel ve ansiklopedik bir manevi eğitim sistemi yaratarak —bir yandan dilbilgisi, retorik ve diyalektik, öte yandan aritmetik, geometri, astronomi ve müzik— gerçek bir içerik kazandırmışlardır. 

Bunun yanı sıra en ünlü sofistlerden Protagoras, amacı insanın ruhuyla bir bütün olarak gözlemlenmesi, özellikle de üyesi bulunduğu toplumdaki konumu tarafından belirlenen bir üçüncü eğitim sistemi daha kurmuştur; bu amaç, siyasal areté’yi insanın varoluşuna her şeyi egemenliğine alan ve koşullayan temel olarak devleti yön seçer şekilde eğitmektir. Werner Jaeger eseri “Paideia”da yeni bir yaklaşımla sofizmin bu yönünü etkileyici şekilde gözler önüne sermektedir. Platonun aynı adlı diyaloğunda görüldüğü üzere Protagoras çömezlerini öncelikle dürüst, adil birer yurttaş olarak yetiştirmek ister. Jaeger sofistlerin, eğitim sorununa getirdikleri çözümden çıkarak ‘kültür’ kavramına ve kültür idealine nasıl vardıklarını eserinde yine çok açık bir şekilde betimlemektedir.

Pedagojinin kurucusu ve eğitim düşüncesinin, yeni bir eğitim idealinin yaratıcısı olarak sofistlerin çığır açan önemi, tamamen değişen yaşamsal görüşlerin kurucusu olarak felsefe tarihi için taşıdığı önemden ayrılmaz. Sorunlar arasından en önemli sorun olarak insanı ayrıntılı şekilde ele alması Protagoras bilgi sorununun yaratıcısı durumuna getirmiştir; Protagoras’ın öznelciliği ve göreciliği, bunlara bağlı ilkesel kuşkuculuğu ardından gelen büyük Grek düşünürlerini derinden etkilemiştir. Sofistlerce ele alınan bu temel sorun, devlet ve toplumdaki din ve ahlâk, hukuk ve töre gibi tüm insani kurumlara eleştirel bir gözle bakılmasına, buna bağlı olarak her şeyi kapsayan bir “görecilik”in ve ‘tarihselcilik”in doğuşuna yol açacak olan, kültürün başlangıcı hakkında spekülasyonlarda bulunmalarına da neden olmuştur. Bu görecilik genç sofistler kuşağında özellikle etik ve din alanlarına geçmiş, böylece geçerli inanç ve davranış kuralları temelden sarsılmıştır. Bu durumda din ve ahlâk, zayıfı güçlüden korumak için ilkçağ insanının ‘icatlarından” biri olarak görülmekte, güçlünün “doğal hakkı” da giderek artan radikal bir bireycilikten dolayı gerçek efendi ahlaki” diye ilan edilmektedir. Öte yandan genç sofistler arasında, o güne kadar geçerli olan Grek dünya ve yaşam görüşünü temelden yıkan, örneğin “Helenler ve barbarlar”, “özgürler ve köleler’ sorunu, toplumun sosyal yapısına ilişkin sorunlar, (ve buna bağlı) ilk gerçek sosyalizm sorunu, ayrıca insan olarak kadının toplumsal konumuna ilişkin sorunlar karşısında sosyal-devrimci türden bir dizi düşünce doğup gelişmiştir; bütün bunlar ilk kez birer “sorun” olarak görülmüş ve öne sürülmüştür. İşte yeni; çok yönlü sorunlarla yoğrulan sofistlerin özellikle büyük tarihsel önemi ve yol açtıkları çeşitli sonuçlar da buradan ileri gelmektedir; bu yüzden onları, Grek düşün dünyasının kendilerinden sonra gelmiş ve kendileri nedeniyle yükselmiş klasik dönemini manevi yönden harekete geçiren en önemli güç diye görmek gerekir.
Sokrates’ten Önce Felsefe-Wilhelm Capelle-Çeviri: Oğuz Özügül-Kabalcı Yayınevi

Hakan Yücefer, "Sokrates Öncesi Felsefe: Edisyon Problemi"

3 yorum:

  1. Nasıl çok şey anlatıp hiç bir şey anlatmamayı başarıyorsunuz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eleştirinizden çıkardığım sonuç, daha yetkin metinler paylaşmam gerektiği...

      Sil
  2. Başarılı bir yazı, teşekkürler.

    YanıtlaSil