S



Saltık
Alm: absolut
Fr: absolu
İng:absolute
Lat:absolutus = çözük
Es. T:mutlak


1-Kendi başına var olan; hiçbir şeyle bağlı olmayan; bağımsız, koşulsuz.

2-Hiçbir şeyle sınırlanmayan.

3- Başka bir şeye ilintisi olmayan.

4- (Fizikötesi anlamda) Gerçekte olduğu gibi düşüncede de hiçbir başka şeyle bağlı olmayan ve varlık nedenini kendinde taşıyan şey; bunun sonucu olarak; kendi başına var olan varlık; kendinde şey. Her koşuldan bağımsız olarak var olan. Karşıtı bkz. göreli.

TDK

saltık (mutlak)

En genel anlamda, felsefenin vazgeçemediği kavramlardan biri olarak, “her şeyi kuşatan tek bir ilke olarak kavranan sonul ya da enson gerçeklik.” Yerleşik felsefe dilindeyse, görelinin karşıtı olarak, varlığı bir başka şeyin varlığına bağlı olmayıp kendi başına varolanı; kendi varoluş ya da varlık nedenini kendinde taşıyanı; bir başka şeyle bağlantılandırılmaksızın salt kendisiyle tanımlanabileni; herhangi bir başka şeye göndermede bulunmaksızın salt kendi varlığıyla temellendirilebileni; hiçbir koşula bağlı olmaksızın gerek gerçeklikle gerekse düşüncede geçerli olanı; sınırsız, sonsuz, koşulsuz, değişmez, zorunlu (var)olanı anlatan felsefe terimi.

Saltık sözcüğünün felsefenin söz dağarında boy göstermesi ortaçağ felsefesinin sonlarına, evreni sonsuz olarak tasarlayap Tanrı ile özdeşleştirerek “evren bilgisel tümtanrıcılık” anlayışına varan Nicolaus Cusanus’un (1461-1464) Bilgince Bilgisizlik Üzerine (De docto ignorantia, 1440) adlı yapıtına kadar uzanır. Uzun yıllar, metafizik düşünce geleneğinde dahi, ortaklıkta pek görünmeyen “saltık” terimi, ancak l770’lerde, genelde tümtanrıcılık özelde de Spinoza’nın tüm tanrıcı felsefe dizgesi üzerine Jacobi, Mendelssohn, Lessing gibi düşünürlerin yürüttüğü” tümtanrıcılık tartışması”nda yeniden ortaya çıkar. Bununla birlikte, “saltık felsefenin terimcesinde sökülüp atılmazcasına yer etmesi, Alman İdealizmi’nin iki öncüsü, Schelling ile Hegel’in XIX. yüzyılın başında terime yükledikleri anlamla gerçekleşmiştir. Alman öncüllerinin ardından giden F. 14. Bradley, Josiah Royce, J. M. E. McTaggart ve diğer Anglosakson saltık idealistler ise bu anlamı daha bir zenginleştirmişlerdir.

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Sezgi

En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da birtakım uğraklardan geçerek yol alan usavurmanın tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya yarma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı. Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan “içten duyma” yolu. 

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

 Sezgici etik

Ahlâksal bir özelliğin ya da ahlâksal bir doğrunun hiçbir aracıya konu olmaksızın dolaysız bir biçimde kendiliğinden görülebileceğini savunan görüş; belli türden şeylerin, durumların, ilişkilerin ya da yapıp etmelerin “yaradılıştan iyi” olduklarının bilgisine doğrudan sahip olduğumuzu öne süren etik kuramı. Sezgici etik kuramcıları sezginin bize ahlâki doğrulara, neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğine ilişkin doğrulara ulaşmanın yolunu gösteren özel bir yeri olduğunu savlarlar.

Öte yandan, çağdaş siyaset ve ahlak felsefecisi Rawls için sezgici etik anlayışı, öncelik sonralık ilişkisi temelinde düzene konamayan, birtakım başka ilkelere indirgenemeyen ilk ilkelerin varlığını savunan, arkaik yönleri ağır basan bir görüşe göndermede bulunmaktadır. Sezgici etiğin başlıca iki biçimi söz konusudur. Birincisine göre, tek tek somut eylemlerin ya da insanların doğrulukları ile iyiliklerini sezerek, buradan tümevarım yoluyla genel ahlak ilkelerine, yani yeter sayıdaki tek tek örneklerden çıkarsanarak yapılmış genellemelere varırız. İkincisine göreyse, “Verilen söz tutulmalıdır” türün den önermelerde dile gelen genel ilkelerin kendilerini sezerek, bundan tümdengelim yoluyla tek tek eylemlerin ya da insanların ahlâk niteliklerini ortaya çıkarırız.


Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları



Soyut 
Almanca: abstrakt
Fransızca: abstrait
İngilizce: abstract
İtalyanca: astratto
Latince: abstractum (çekip çıkarılmış, sıyrılmış)
Osmanlıca: mücerret, küllî, âm, menzû, müntazâ, basit, zihnî, ma’kulât, mücerredât, ruhî, mânevî


Soyutlama ile elde edilmiş (bir kavram, bir düşünce)

Soyut kavramlar:

a. Nesnelerin niteliği gibi gerçekte kendi başına var olmayan, nesnelerin niteliği olarak var olan, ancak nesnelerden çekilip çıkarılarak tasarımlanabilen kavramlar (büyük, mavi)

b. Algılanamayan şeyleri gösteren kavramlar (tüze)

c. Nesnelerin özelliklerinden sıyrılmış olan bütün genel kavramlar.

Soyut düşünce: Duyulur ve algılanır olandan sıyrılmış, kavramsal düşünme ile varılan düşünce. (TDK)

Etimoloji: Türkçe’de “soymak” eyleminin kökünden türetilmiştir. Som’un, eşdeyişle bütünün niteliğini dile getiren somut deyiminin karşıtıdır. Som’luğundan soyulmuş, eşdeyişle soyutlanmış olanın niteliğini dile getirir. Hint-Avrupa dillerindeki kökeni, ayırdedilmiş ve birşeyden alınıp çıkarılmış anlamlarını dile getiren Lat. abstractum deyimidir. (O.H.)

Felsefe: Soyut teriminin felsefesel serüveni somut terimininki gibidir. Metafiziksel ve Hegelci kullanımlardan sonra soyut deyimi de, somut deyimi gibi, bilimsel ve aydınlık anlamına eytişimsel ve tarihsel özdekçi felsefede kavuşmuştur. (O.H.)

Ruhbilim: İlişik olduğu nesne ve özelliklerden ayrılarak düşünülen herhangi birşeyin niteliği ya da bu nitelikleri anlatan kavramlar. (TDK)

Bkz. Soyutlama, somut.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder