Platon Öncesi
Presokratikler (veya daha doğru bir
isimlendirmeyle Platon öncesi filozoflar), Antik Yunan dünyasında doğa
ve varlık üzerine yürüttükleri sorgulamalarla Batı metafiziğinin temellerini
atmışlardır. Bu düşünürlerin görüşleri genellikle fragmanlar halindedir ve
çoğunlukla Aristoteles gibi daha sonraki yazarların aktarımları (doksografi)
üzerinden günümüze ulaşmıştır.
Antik Yunan Metafiziği bağlamında Presokratiklerin
yaklaşımlarını şu ana başlıklar altında tartışabiliriz:
1. İlk İlke (Arkhe) ve Maddi Neden Arayışı
Felsefi ve bilimsel düşünce, Milet okulu (Thales,
Anaksimandros, Anaksimenes) ile "şeylerin nedenini" ve evrenin
kökenindeki ilk ilkeyi (arkhe) arama çabasıyla başlar,,.
• Thales, her şeyin ilkesini suda bularak var
olanları tek bir kaynağa yönlendiren ilk felsefi adımı atmıştır.
• Anaksimandros, bu ilkeyi tanımlanamaz veya sınırsız
olan "apeiron" kavramıyla açıklamaya çalışmıştır,.
• Aristoteles, bu ilk düşünürlerin temel olarak doğaya
ilişkin "maddi bir ilke" aradıklarını belirtir. Ancak bu
arayış, basit bir fizikten ziyade, "hiçlikten değil, bir şeyden var
olma" sorunsalını başlatan metafiziksel bir zemindir.
2. Metafiziğin Doğuşu: Parmenides ve "Varlık"
Metafizik düşüncenin asıl kurucu ismi Parmenides'tir;
Pierre Aubenque'in ifadesiyle onun metni "Batı metafiziğinin doğum
belgesidir",,.
• Varlığın Apaçıklığı: Parmenides, düşüncenin yegane
nesnesinin "Varlık" (to eon) olduğunu ilan etmiştir,.
Temel tezi, "Varlık vardır, varlık-olmayan ise yoktur" totolojisinden
hareketle mantıksal bir kesinlik aramaktır,.
• Varlığın Nitelikleri: Parmenides'e göre gerçek
varlık; doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmezdir ve bütündür. Bu yaklaşım,
metafizik tarihinde "kalıcılık" ile "varlık"
arasındaki sarsılmaz bağı kurmuştur.
• Hakikat vs. Sanı (Aletheia ve Doksa):
Parmenides, tanrısal bir vahiyle "hakikatin yolu" (akıl/düşünce) ile
ölümlülerin "sanı yolu" (duyular/dil) arasındaki kesin ayrımı
başlatmıştır,. Bu ikilik, Platon'un idealar kuramının ve bilim (episteme)
ile kanı (doksa) ayrımının temelini oluşturmuştur.
|
Parmenides'e göre "hakikat" ve "sanı"
arasındaki temel fark nedir? Parmenides’in düşüncesinde "hakikat" (aletheia)
ve "sanı" (doksa) arasındaki temel fark, gerçekliğin
özüne (Varlık) akıl yoluyla ulaşmak ile ölümlülerin duyularına dayanan
yanıltıcı görünümlere kapılmak arasındaki uçuruma dayanır. Bu ayrım, Batı
metafiziğinin "doğum belgesi" olarak kabul edilen ve bir tanrıçanın
vahyini anlatan şiirinde açıkça ortaya konur. Bu iki kavram arasındaki temel farkları şu başlıklar
altında inceleyebiliriz: 1. İlahi Perspektif (Hakikat) ve Ölümlü Perspektifi (Sanı) Parmenides’e göre hakikat yolu, tanrısal bir bakış
açısını temsil eder ve şiirde tanrıça tarafından kahramana vahyedilir.
Tanrıçanın gözünde gerçeklik; bölünmez, değişmez ve bütündür; orada oluşa
veya yok oluşa yer yoktur. Buna karşılık sanı yolu, "ölümlülerin
görüşleridir". Ölümlüler dünyayı karşıtlıklar (gece-gündüz,
sıcak-soğuk, doğum-ölüm) üzerinden algılarlar. Tanrıçaya göre bu bakış açısı,
varlık-olmayanın da var olduğunu varsaydığı için güvenilmez ve "ikna
edici" olmaktan uzaktır. 2. Düşünce (Nous) ve Duyular (Glossa) İki yolun kullandığı araçlar tamamen farklıdır: • Hakikat yolu, saf düşünceye (noein)
ve akla uygun söyleme (logos) dayanır. Parmenides’e göre "düşünce
ile varlık aynı şeydir"; yani düşüncenin yegâne nesnesi değişmez olan
Varlık'tır. • Sanı yolu, "kör göz, sağır kulak ve dile (glossa)"
yani duyulara dayanır. Ölümlülerin "gevezelikleri" ve isim
takma alışkanlıkları (doğmak, ölmek, renk değiştirmek gibi), varlık-olmayanı
gerçekmiş gibi gösteren bir dil oyunundan ibarettir. 3. Varlığın Özellikleri: Değişmezlik ve Oluş • Hakikat yolu üzerinde varlığın işaretleri
şunlardır: Varlık doğmamıştır, yok olmayacaktır, şimdidedir (zamansızdır) ve
kendi içinde tamdır. "Varlık vardır, varlık-olmayan yoktur" mantığı
bu yolun sarsılmaz temelidir. • Sanı yolu ise oluş (genesis)
üzerinedir. Ölümlüler, varlığın varlık-olmayandan çıkabileceğine veya yok
olabileceğine inanarak mantıksal bir imkânsızlığı gerçeklik sanırlar.
Parmenides’e göre oluş, sadece bir anlatım yanlışından ve ölümlülerin sarhoş
edici bir görünürlüğe kapılmasından kaynaklanır. Özetle; hakikat, aklın ulaştığı kalıcı ve
değişmez Varlık iken; sanı, duyuların bizi yanılttığı geçici ve
değişken görünümler dünyasıdır. Bu farkı bir benzetmeyle açıklamak gerekirse: Hakikat, yükseklerden yeryüzüne bakan birinin her şeyi tek bir bütün ve düzen içinde görmesi gibidir; sanı ise aşağıda sisler içinde koşturan ve gördüğü her gölgeyi ya da hareketi mutlak gerçeklik sanan ölümlülerin kısıtlı ve dağınık algısıdır. |
3. Hareket ve Çokluk Çatışması
Parmenides'in hareketsiz varlık anlayışına karşı Herakleitos
akış ve değişimi vurgulamıştır,. Bu gerilim, Antik Yunan metafiziğinin en büyük
meselelerinden biridir:
• Zenon, hareketin ve değişimin düşünülemez olduğunu
kanıtlamak için ünlü paradokslarını (Akhilleus ve kaplumbağa gibi) geliştirerek
Elea okulunun savunmasını yapmıştır,.
• Atomcular (Leukippos ve Demokritos), varlığı
bölünemez birimlere (atomlar) indirgeyerek Eleacı değişmezlik fikri ile
fiziksel dünyadaki çokluğu uzlaştırmaya çalışmışlardır,.
4. Sofistlerin Şüpheciliği ve Ontolojik Kopuş
Protagoras ve Gorgias gibi Sofistler,
Presokratiklerin varlık üzerindeki metafizik iddialarına karşı insan merkezli
bir şüphecilik geliştirmişlerdir,.
• Protagoras'ın "insan her şeyin ölçüsüdür"
tezi, hakikati tanrısal/nesnel bir zeminden koparıp bireysel algıya
indirgemiştir,.
• Gorgias ise "hiçbir şey yoktur" diyerek
varlığın bilinemez ve iletilemez olduğunu savunan bir "anti-ontoloji"
kurmuştur,,. Bu meydan okuma, Platon ve Aristoteles'i metafiziği daha sağlam
temellere (idealar ve töz) oturtmaya zorlamıştır.
|
Gorgias'ın varlık hakkındaki üç temel tezi nedir? Ünlü sofist ve retorik ustası Gorgias,
"Varolan-olmayan ya da Doğa üzerine" başlıklı eserinde, felsefe
tarihine yön veren şu üç temel tezi savunmuştur: 1. Hiçbir şey var değildir: Gorgias, varlığın ne
ebedi ne de doğurulmuş (yaratılmış) olabileceğini savunur. Ona göre varlık
ebedi ise sınırsızdır ve dolayısıyla hiçbir yerde değildir; eğer doğurulmuşsa
da ya varlıktan ya da varlık-olmayandan gelmelidir ki her iki durum da
mantıksal çelişkiler içerir. 2. Bir şey var olsa bile bilinemez (tasarlanamaz):
Bu tez, düşünce ile varlık arasındaki boşluğa dayanır. İnsan zihni, gerçekte
olmayan şeyleri (örneğin uçan bir insanı veya kimeraları) düşünebildiğine
göre, düşüncenin nesnesi varlığın kendisi değil, yalnızca düşüncenin
kendisidir. Dolayısıyla, olduğu haliyle varlık zihin tarafından kavranamaz. 3. Varlık bilinse bile başkasına açıklanamaz
(iletilemez): İnsanların bir gerçeği ifşa etmek için kullandıkları tek
araç söylemdir (logos). Ancak söylem ne tözdür ne de varlıktır; biz
başkalarına varlığın kendisini değil, yalnızca tözlerden başka bir şey olan
söylemleri iletebiliriz. Bu tezler, varlığa ilişkin kesin bir bilgiye ulaşmanın
imkansız olduğunu öne sürerek, felsefeyi hakikat arayışından koparıp retorik
ve ikna sanatına yönlendirmeyi amaçlar. Bu bakış açısına göre insan,
hiçbir zaman nesnel gerçekliğe ulaşamaz ve yalnızca kendi kanıları (doksa)
ve söylemleri içerisinde hapsolur,. Analoji: Gorgias'ın bu yaklaşımı, hiç var olmayan bir hazineye benzetilebilir: Hazine (varlık) aslında yoktur; bir şekilde var olsa bile kimse onun yerini bulamaz (bilinemez); biri yerini bulsa bile, o yolu başka birine asla tarif edemez (iletilemez). |
Özetle; Presokratikler, doğayı maddi unsurlarla
açıklama çabasından (Miletliler), varlığı saf düşüncenin bir nesnesi haline
getirmeye (Parmenides) ve oradan da bu çabanın sınırlarını sorgulayan bir
şüpheciliğe (Sofistler) uzanan bir yol açmışlardır. Bu süreç, Aristoteles'in
"İlk Felsefe" adını verdiği ve varlığı bir bütün olarak ele alan
disiplinin kavramsal cephanesini oluşturmuştur,,.
Bir benzetme yapmak gerekirse; Miletliler binanın
malzemesini (su, hava) aramış, Parmenides binanın kendisinin yıkılamaz bir
bütün olduğunu iddia etmiş, Sofistler ise ortada bir bina olmadığını
söylemiştir; Platon ve Aristoteles ise bu tartışmalardan yola çıkarak felsefe
sarayının mimari planını çizmişlerdir.
Platon, Batı metafizik geleneğinin hem kurucusu hem de en belirleyici figürlerinden biridir. Platon, kalıcı ve temel varlığa ilişkin düşünceyi "philosophia" (felsefe) olarak adlandıran ilk kişidir. Onun metafiziği, Parmenides’in "Varlık" anlayışını miras alarak, duyusal dünyanın ötesindeki ideal bir düzenin keşfine dayanır.
Platon’un Antik Yunan Metafiziği içindeki
yeri şu ana başlıklarla tartışılabilir:
1. Parmenides’in Mirası ve Varlık Sorunu
Platon, metafizik arayışını Parmenides’in açtığı yolda, yani
"hakiki ve eksiksiz varlığın" ne olduğunu bulma hedefiyle
şekillendirmiştir. Parmenides’ten şu temel ilkeleri devralmıştır:
• Gerçek varlık değişmez, ebedi ve istikrarlıdır;
oluşa (değişime) tabi değildir.
• Bu varlığa duyularla değil, ancak akıl veya düşünce (nous)
yoluyla ulaşılabilir.
• Duyuların sunduğu yanıltıcı sanı (doksa) ile
aklın ulaştığı bilim (episteme) arasında kesin bir ayrım
yapılmalıdır.
2. İdea Hipotezi (Eidos)
Platon’un metafiziğinin merkezinde İdealar Kuramı yer
alır. "İdea" (eidos) terimi, sıradan Yunancada bir şeyin
"biçimi" veya "dış görünüşü" anlamına gelirken; Platon bu
kavrama nesnelerin özünü belirleyen bağımsız, zihinsel olmayan ve mükemmel
gerçeklik anlamını yüklemiştir.
• Katılma (Metheksis) ve Taklit (Mimesis):
Duyusal dünyadaki nesneler (örneğin güzel bir çiçek), "Güzel"
ideasından pay aldıkları veya onu taklit ettikleri ölçüde varlık kazanırlar.
• Ontolojik Ayrım (Chorismos): Platon, idealar
dünyası ile duyusal dünyayı birbirinden ayırır. Ancak bu ayrım, sadece bir
"başka dünya" yaratmak için değil, düşüncenin nesnesini (kalıcı
olanı) duyusal değişkenlikten kurtarmak içindir.
3. Bilginin Zirvesi: İyi İdeası ve Diyalektik
Platon’da metafizik hiyerarşinin en tepesinde "İyi
İdeası" yer alır.
• Güneş Benzetmesi: Güneşin dünyayı aydınlatması
gibi, İyi ideası da bilinebilir nesnelere (idealar) hakikati, zihne de bilme
erkini verir.
• Varlığın Ötesinde (Epekeina tes ousias): İyi
ideası, sadece bir idea değil, tüm ideaların nedenidir; haşmet ve güç
bakımından "varlığın bile ötesindedir".
• Diyalektik: Platon’a göre diyalektik, zihnin
duyulardan vazgeçerek saf düşünce yoluyla "varlığın kendisine"
odaklanma çabasıdır.
4. Sofistlerle Mücadele ve Yöntem
Platon’un metafiziği, Protagoras ve Gorgias gibi Sofistlerin
göreciliğine ve nihilizmine bir cevaptır. Sofistler insanı her şeyin
ölçüsü sayıp hakikati bireysel algıya indirgerken; Platon, herkes için geçerli
olan, değişmez ve nesnel bir "İdea hipotezi" öne sürer. Ona
göre bu hipotez, düşüncemizin boş bir söz oyunu olmadığını kanıtlayan en
güvenilir dayanaktır.
5. Aristoteles ve Sonraki Dönemlerle İlişkisi
Platon’un metafizik sistemi, öğrencisi Aristoteles
tarafından "ideaları duyusal nesnelerden ayırdığı" (chorismos)
gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ancak Aristoteles de "İlk Felsefe"sini
kurarken Platon’un açtığı bu yoldan, yani varlığı nedenleri ve özleri
bakımından inceleme geleneğinden beslenmiştir. Platon’un "İyi İdeası"
ve "Bir" anlayışı, daha sonra Yeni Platonculuk (Plotinos)
üzerinden Hristiyan metafiziğini (Augustinus) de derinden etkileyecektir.
Özetle; Platon, metafiziği sadece bir "şeylerin
listesi" olarak değil, ruhun duyusal gölgelerden kurtulup ebedi
gerçekliklere dönmesini sağlayan bir "anımsama" (anamnesis)
ve "dönüş" (metanoia) süreci olarak kurgulamıştır.
Benzetme yapmak gerekirse; Platon için metafizik,
mağaradaki zincirlerinden kurtulan bir esirin, arkasındaki sahte gölgeleri
bırakıp mağaranın dışındaki asıl Güneş'e (İyi İdeası) bakmaya cesaret
etmesidir.
Aristoteles, Antik Yunan metafizik geleneğini
sistematize eden, ona "ilk felsefe" (prote philosophia) adını
veren ve disiplinin sınırlarını çizen kurucu figürdür. Her ne kadar
"metafizik" terimini bizzat kullanmamış olsa da, bu isim MS 1.
yüzyılda Rodoslu Andronikos tarafından, onun fizik yazılarından sonra gelen (meta
ta physika) on dört küçük incelemesini sınıflandırmak için verilmiştir.
Kaynaklar, Aristoteles'in metafiziğini Antik Yunan bağlamında şu temel sütunlar
üzerinden değerlendirmektedir:
1. "Varlık Olarak Varlık" ve Evrensel Bilim
Aristoteles, metafiziği "varlık olarak varlığı"
(on he on) ve özünde varlığa ait olan özellikleri inceleyen bilim
olarak tanımlar. Bu disiplin, varlığın sadece belirli bir bölümünü (örneğin
matematik veya fizik gibi) inceleyen "tikel bilimlerden" farklı
olarak, varlığı bütünlüğü ve evrenselliği içinde ele alması bakımından en temel
bilimdir.
2. Nedenler Kuramı (Aitialogia) ve Öncellerin
Eleştirisi
Aristoteles için bilmek, bir şeyin nedenini bilmektir; bu
nedenle ilk felsefe, ilk nedenlerin ve ilk ilkelerin bilimidir. O,
kendisinden önceki filozofların eksik kaldığı noktaları tamamlamak amacıyla
ünlü dört neden kuramını geliştirmiştir:
• Maddi Neden: Şeylerin yapıldığı malzeme (örneğin
Miletlilerin aradığı arkhe).
• Biçimsel Neden: Şeyin ne olduğunu belirleyen
"öz" (eidos veya ousia).
• Etkin Neden: Hareketin ve değişimin kaynağı.
• Ereksel Neden: Şeylerin yöneldiği amaç veya
"niçin". Aristoteles, Pre-Sokratikleri sadece maddi nedenlere
odaklandıkları, Platon’u ise ideaları duyusal dünyadan ayırdığı (chorismos)
ve hareketi açıklayamadığı gerekçesiyle eleştirmiştir.
3. Tözün Önceliği (Ousiologia) ve Varlığın Çok
Anlamlılığı
Aristoteles’in en temel tezlerinden biri, "varlığın
birden çok anlamda söylendiğidir". Varlık; ilineksel, kategori
temelli, potansiyel (kuvve) veya edimsel (fiil) anlamlarda dile getirilebilir.
Ancak tüm bu anlamlar, varlığın merkezindeki "töz" (ousia)
kavramına dayanır. Metafizik, bu yönüyle bir "töz bilimi" halini alır
ve tözü; "ayrılabilir" (bağımsız) ve "bir şu" (tikel
varlık) olmasıyla tanımlar.
4. Teoloji ve Onto-Teolojik Yapı
Aristoteles’in ilk felsefesi, aynı zamanda maddeden ayrı ve
hareketsiz olan ilk varlığı incelediği ölçüde bir teolojidir. Evrendeki
ebedi hareketi açıklamak için "İlk Devindirici" (proton kinoun)
hipotezini öne sürer; bu devindirici kendisi hareket etmeyen, her şeyin ona
sevgiyle yöneldiği bir ereksel nedendir ve etkinliği saf düşünceden (noesis
noeseos) ibarettir. Heidegger’in tespitiyle bu yapı, metafiziğin hem
varlığı genel olarak (ontoloji) hem de en yüksek varlığı (teoloji) hedeflediği "onto-teolojik"
bir kuruluşun başlangıcıdır.
Özetle; Aristoteles, metafiziği sadece soyut bir
kurgu değil, dünyanın dinamizmini (hareketini) ve rasyonel yapısını açıklayan,
tözü merkeze alan sistematik bir bilim haline getirmiştir.
Bu durumu bir benzetmeyle açıklamak gerekirse;
Pre-Sokratikler binanın malzemesini (su, ateş) sormuş, Platon binanın
gökyüzündeki kusursuz projesine (İdealar) bakmış, Aristoteles ise binayı binada
yaşayan insanlardan, kullanılan malzemeden ve mimarın amacından ayırmadan,
doğrudan binanın kendisini ayakta tutan o sarsılmaz iskeleti (Töz) ve onu inşa
eden ilk nedeni (Tanrı) araştırmıştır.
Ortaçağ Metafiziği, Antik Yunan’ın rasyonel mirası
ile dini vahyin (İncil ve Kuran) karşılaştığı, bu iki dünyanın birbirini
dönüştürdüğü devasa bir sentez dönemi olarak ele alınır. Ortaçağ metafiziğini,
Parmenides’ten Levinas’a uzanan o uzun "varlık soruşturması" çizgisi
içinde şu temel başlıklar altında tartışabiliriz:
1. "Metafizik" Teriminin Geç Doğuşu ve Yabancılığı
Kaynaklara göre Ortaçağ, metafizik düşünceyle sanıldığından
çok daha geç ve dış kaynaklar (özellikle Arap dünyası) aracılığıyla
tanışmıştır. Ortaçağ düşünürleri, kendilerini "metafizikçi" olarak
tanımlamaktan kaçınmış, bu disiplini daha çok Yunan dünyasından devralınan bir
"ilk felsefe" mirası olarak görmüşlerdir. Bu dönemde asıl mesele, metafizik
ile dini vahyin (Pistis), yani akıl ile imanın nasıl bağdaşacağıdır.
2. Metafiziğin Hristiyanlaşması: Augustinus ve Boethius
Antikçağ'ın son doruğu olan Yeni Platonculuk,
Plotinos ve Proklos üzerinden Ortaçağ metafiziğinin köprüsü olmuştur.
• Augustinus, Platoncu "İdealar" dünyasını
Hristiyan Tanrısı'nın zihniyle özdeşleştirerek Batı metafiziğine yeni bir yön
vermiştir.
• Ona göre varlık, değişmezlik ve kalıcılıkla
(stabilitas) tanımlanır; bu da Parmenides'in "Varlık vardır"
totolojisinin Hristiyan terminolojisindeki izdüşümüdür.
3. Ontolojik Kanıt ve Rasyonellik: Anselmus
Aziz Anselmus, Proslogion adlı eserinde, Tanrı’nın
varlığını sadece akıl yoluyla kanıtlama çabasına (ontolojik kanıt) girişerek
metafizik tarihinde kritik bir eşik oluşturmuştur. Anselmus'un "kendisinden
daha büyüğü düşünülmeyecek olan" (aliquid quo nihil majus cogitari
possit) Tanrı tanımı, kavramdan varoluşa geçişi savunarak metafiziği saf
düşüncenin bir nesnesi haline getirmiştir.
4. Arap Peripatetikler ve Metafiziğin "Öznesi"
Olarak Varlık
Ortaçağ metafiziğinin sistemleşmesinde İbni Sina ve İbni
Rüşd gibi Arap düşünürlerin rolü belirleyicidir.
• İbni Sina, metafiziğin asıl nesnesinin Tanrı değil,
"varlık olarak varlık" (ens inquantum ens) olduğunu ilan
ederek disiplinin sınırlarını netleştirmiştir.
• Bu yaklaşım, daha sonra Thomas Aquinas ve Duns
Scotus üzerinden Latin dünyasını derinden etkileyecek olan "öz ve
varoluş" (essentia ve existentia) ayrımının temellerini atmıştır.
5. Onto-Teolojik Yapının Zirvesi: Thomas Aquinas
Thomas Aquinas, Aristotelesçi "ilk felsefe" ile
Hristiyan doktrinini birleştirerek Ortaçağ'ın en görkemli metafizik binasını
inşa etmiştir.
• Aquinas, Tanrı'yı "saf var olma edimi" (actus
essendi) olarak tanımlar; Tanrı'da öz ve varlık birdir.
• Heidegger’in deyimiyle bu yapı, metafiziğin hem varlığı
genel olarak (ontoloji) hem de en yüksek varlığı (teoloji) hedeflediği "onto-teolojik"
karakterinin en olgun halidir.
6. Geç Ortaçağ ve Modernliğe Geçiş: Duns Scotus ve Suarez
Duns Scotus, varlığın "tekanlamlılığı"
(univocity) fikrini savunarak, Tanrı ile yaratılanlar arasında ortak bir
varlık kavramı olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, metafiziğin giderek bir "aşkın
bilim" (scientia transcendens) haline gelmesine ve 17. yüzyılda
"ontoloji" adını alacak disiplinin doğuşuna zemin hazırlamıştır.
Geniş Bağlam: Parmenides'ten Levinas'a Bir Bakış
Geniş bir perspektifle bakıldığında Ortaçağ metafiziği, Parmenides'in
"Varlık" ve Platon'un "İdea" kavramlarını ilahiyatın
hizmetine vermiş; bu kalıcı varlık anlayışını Tanrı ile özdeşleştirmiştir.
Ancak bu gelenek, 20. yüzyılda Heidegger tarafından "varlığın
unutulması" gerekçesiyle tahrip edilecek, Levinas tarafından ise Öteki'ni Aynı'ya (Ontolojiye) hapseden bir "emperyalizm" olduğu
gerekçesiyle etik adına reddedilecektir.
Özetle; Ortaçağ metafiziği, Antikçağ'ın "ne
var?" sorusunu "Yaratan kimdir ve O'na nasıl ulaşılır?"
sorusuyla birleştirerek, Batı rasyonalitesinin iki bin yıllık iskeletini
oluşturmuştur.
Bir benzetmeyle; Parmenides metafizik binasının sarsılmaz
zeminini kurmuş, Platon projesini çizmiş, Ortaçağ düşünürleri ise bu binayı bir
katedral gibi inşa ederek içine Tanrı'yı yerleştirmişlerdir; Modernlik ve
Çağdaş dönem (Kant, Heidegger, Levinas) ise bu binanın temellerini,
pencerelerini ve en önemlisi içinde yaşayan insanı sorgulama sürecidir
Modern Metafizik, Descartes’tan başlayarak Antik ve
Ortaçağ’ın "varlık" odaklı soruşturmasını "özne" ve
"kesinlik" odaklı bir yapıya dönüştürmüştür. Bu süreç, Parmenides’in
"Varlık" apaçıklığından Levinas’ın "Öteki"ne uzanan
çizgide, aklın kendi temellerini ve sınırlarını aradığı bir öznellik
metafiziği evresi olarak nitelendirilebilir.
Modern Metafizik şu temel aşamalarla
tartışılabilir:
1. Kartezyen Dönemeç: Özne Merkezli İlk Felsefe
Descartes, klasik metafiziğin "varlık olarak
varlık" arayışını, düşünen öznenin sarsılmaz kesinliği olan Cogito
üzerine yeniden inşa etmiştir.
• Varlığın Kişiselleşmesi: Descartes ile varlık artık
birinci tekil şahısta (sum/varım) çekilir hale gelmiş; "hakikaten var
olan"ın yeri ego cogito olmuştur.
• Çifte Metafizik: Descartes’ta iki yapı iç içedir:
Bir yanda düşünen şeyin (res cogitans) ontolojisi, diğer yanda ise Tanrı’yı
nedensel bir ilke (causa sui) olarak konumlandıran geleneksel onto-teolojik
yapı.
2. Rasyonalist Sistemler: Spinoza ve Leibniz
Spinoza ve Leibniz, modern rasyonaliteyi sistemli bir
bütünlük haline getirerek metafiziğe yeni bir ivme kazandırmıştır.
• Spinoza ve Etik Metafizik: Spinoza, Tanrı’yı tek ve
sonsuz töz (Deus sive Natura) olarak tanımlayarak, her şeyin Tanrı’da içkin
olduğu bir birlik metafiziği kurmuştur.
• Leibniz ve Kuvvet Metafiziği: Leibniz, Skolastik "tözsel biçim" fikrini modern mekanik ile uzlaştırmaya çalışmış ve evreni monad adını verdiği canlı, algılayan ve "yeter neden ilkesine" göre işleyen basit tözlerle açıklamıştır.
3. Kantçı Eleştiri: Sınırların Bilimi Olarak Metafizik
Kant, metafiziğin bilimsel bir statü kazanamamasını bir
"anarşi" olarak görmüş ve aklın sınırlarını belirleyen Eleştirel
Metafiziği başlatmıştır.
• Aşkınsal (Transandantal) Devrim: Metafizik artık
"kendinde şeylerin" değil, nesnelerin zihnimizdeki olanaklılık
koşullarının (kategorilerin) bilimi halini almıştır.
• Doğal Yatkınlık vs. Bilim: Kant’a göre insan aklı
doğası gereği metafizik sorular sormaya mahkûmdur (metaphysica naturalis),
ancak bilimsel metafizik ancak ahlaki-pratik düzlemde (özgürlük, ruh, Tanrı)
bir "umut" ve "koyut" olarak meşrulaşabilir.
|
Immanuel Kant’ın metafizik görüşlerini belirleyen temel
çerçeve, onun bu disipline olan tutkulu bağlılığı ile geleneksel yönteme
getirdiği sert eleştiriler arasındaki dengedir. Kaynaklara göre Kant’ın
metafizik anlayışını şu ana başlıklar altında belirleyebiliriz: 1. Doğal Bir Yatkınlık Olarak Metafizik (Metaphysica
Naturalis) Kant’a göre metafizik, rastgele bir tercih değil, insan
aklının kaçınılmaz bir ihtiyacı ve doğal bir yatkınlığıdır. İnsan aklı,
doğası gereği deneyimin sınırlarını aşarak "koşulsuz olanın" veya
mutlak nedenlerin peşine düşer; bu nedenle metafizik, bir bilim olarak
rüştünü ispat edemese bile bir yönelim olarak her zaman mevcuttur. 2. Bilim Olarak Olanaklılık Sorusu Kant’ın temel sorusu "Metafizik bir bilim olarak
nasıl olanaklıdır?" sorusudur. O, kendi dönemindeki metafizik
tartışmalarını "nafile bir muharebe alanı" olarak görür ve
metafiziğin fizik veya matematik gibi kesin bir bilim haline gelebilmesi için
önce aklın kendi yetilerinin bir mahkeme önünde sorgulanması (Eleştiri)
gerektiğini savunur. 3. Bilginin Sınırları: Fenomenler ve Kendinde Şeyler Kant’ın metafizik görüşündeki en keskin devrim, nesnelerin
bizim bilgimize değil, bilgimizin nesnelere uyduğu "Kopernikçi
Devrim"dir. Bu bağlamda iki alan ayırır: • Fenomenler (Görüngüler): Zihnimizin a priori
kategorileriyle (zaman, mekân, nedensellik vb.) işlediği, bilinebilir olan
duyusal dünyadır. • Kendinde Şeyler (Numenler): Zihinden bağımsız
olan ancak akıl tarafından asla tam olarak bilinemeyecek olan özsel
gerçekliktir. Bu ayrım nedeniyle Kant, metafiziği "insan anlama
yetisinin sınırlarının bilimi" olarak tanımlar. 4. Pratik Metafizik ve Özgürlük Kant, kuramsal aklın (Tanrı, ruhun ölümsüzlüğü gibi) aşkın
nesneleri kanıtlayamayacağını söylese de bu konuların pratik (ahlaki) akıl
düzeyinde vazgeçilmez olduğunu savunur. Metafizik, Kant'ta iki ana dala
ayrılır: • Doğanın Metafiziği: Fenomenler dünyasını yöneten
a priori ilkeler. • Törelerin (Ahlakın) Metafiziği: Özgürlük fikrine
dayanan, eylemin a priori ilkelerini belirleyen alan. 5. Aklın Üç Temel Sorusu Grondin'e göre Kant’ın metafizik sisteminin nihai ereği,
aklın tüm ilgisini özetleyen şu üç soruda düğümlenir: 1. Ne bilebilirim? (Bilginin sınırları ve kuramsal
metafizik). 2. Ne yapmalıyım? (Ahlak ve özgürlük metafiziği). 3. Ne umut edebilirim? (Din ve mutluluğa yaraşır
olma düzlemi). Özetle; Kant için metafizik, görülemeyen dünyalar
hakkında hayaller kurmak değil, insan aklının kendi yasama gücünü,
sınırlarını ve ahlaki sorumluluklarını sistemli bir şekilde dokümante
etmesidir. Analoji: Kant'ın metafiziği, uçsuz bucaksız ve karanlık bir okyanusta (bilinemeyen aşkın dünya) yol alan bir geminin, kendi pusulasının ve haritasının (zihnin kategorileri) güvenilirliğini test etmesi gibidir. Gemi okyanusun dibini asla göremez, ancak suyun üstünde güvenle ilerleyebilmesi için pusulasının hangi sınırlar içinde doğru çalıştığını kesinlikle bilmek zorundadır. |
4. Alman İdealizmi: Sistemin Tamamlanması
Fichte, Schelling ve Hegel; Kant’ın eleştirel felsefesini,
mutlak bir ilkeden hareket eden tümleşik bir sistem tasarısına
dönüştürmüşlerdir.
• Fichte ve Schelling: Metafiziği "Ben"in
veya "Mutlak"ın bir öz-eylemi (Tathandlung) olarak kurmuşlardır.
• Hegel ve Mantık: Hegel, metafiziği kurgusal bir Mantık
Bilimi ile özdeşleştirerek onu "tin"in kendi bilincine ulaşma
tarihi olarak yeniden tanımlamış ve metafiziği "aşarak"
tamamlamıştır.
|
Hegel’in metafiziği, özünde bir "Tin
Metafiziği" olarak tanımlanır; çünkü Hegel’e göre Mutlak olanın en
ileri dereceli tanımı "Tin" (Geist) kavramıdır. Hegel'in Tin
Metafiziğini şu temel eksenler üzerinden açabiliriz: 1. Tinin Tanımı: Gerçekleşmiş Fikir Hegel için Tin, sadece zihinsel veya soyut bir gerçeklik
değil, **"kendi kendini bilen gerçekleşmiş fikir"**dir. Bir fikrin
"Tin" adını alabilmesi için soyut kalmaması, dış dünyaya sızması ve
etkili (wirklich) olması gerekir. Tin, ancak kendi nihai anlamını
oluşturduğu gerçekliğin her yanına sızabildiği ölçüde tindir. 2. Tinin Özü Olarak Özgürlük Hegel’e göre Tinin tözü veya özü özgürlüktür.
Buradaki özgürlük, sadece bağımsızlık değil, "kendinde-bulunmak"
(Bei-sichselbst-Sein) veya kendi kendini belirleme yetisidir. Tin, başka
bir şeye bağımlı olduğunda değil, sadece kendi yanındayken tam anlamıyla
özgürdür. 3. Kendilik Bilinci ve Tarihsel Süreç Tinin özgürlüğü, zorunlu olarak bir kendilik bilincini
(Selbstbewusstsein) gerektirir. Tin, özgür bir varlık olarak kendi
mahiyetini ancak bir süreç içerisinde, yani tarih yoluyla öğrenebilir.
Bu bağlamda Hegel, dünya tarihini "özgürlük bilincinde yaşanan
ilerleme" olarak tanımlar. Tarih, Tinin kendi potansiyelini
fiiliyata dökme ve "ne olduğunu" anlama serüvenidir. 4. Sistemin Yapısı: Mantık, Doğa ve Tin Hegel’in metafizik sistemi üç ana bölümden oluşur ve Tine
ulaşan diyalektik bir devinimi takip eder: • Mantık: Düşüncenin saf belirlenimlerini ve soyut
fikri ele alır. • Doğa Felsefesi: Fikrin "ötekiliği" olan
doğayı inceler; burada fikir kendini dışsallaştırır. • Tin Felsefesi: Fikrin dış dünyadan (doğadan)
kendi bilincine geri döndüğü, kendini "Tin" olarak gerçekleştirdiği
aşamadır. 5. Metafiziğin Mantıkla Özdeşleşmesi Hegel, geleneksel metafiziğin yerine **"Mantık
Bilimi"**ni koyar. Ona göre gerçek metafizik, "saf kurgulayıcı
felsefe" olan mantıktır; çünkü gerçekliğin bütününü kavramamızı sağlayan
o "elmasımısı ağı" (Netz) yani düşüncenin evrensel
belirlenimlerini mantık ortaya koyar. 6. Mutlak Tin: Sanat, Din ve Felsefe Tinin en yüksek ve özgür olduğu aşama Mutlak Tindir.
Bu aşamada Tin, kendini üç farklı alanda dışa vurur: • Sanat: Fikrin duyusal bir tasarımı. • Din: Fikrin bir "aşkın imge" olarak
tasarımı. • Felsefe: Fikrin "kendi kendini bilen
kavram" olarak en üst düzeyde düşünülmesi. Özetle; Hegel'in Tin Metafiziği, Mutlağın kendi
dışına çıkıp doğada ve tarihte kendini gerçekleştirdikten sonra, felsefede
yeniden kendi bilincine ulaşma sürecidir. Analoji: Bu durumu bir yazarın yaratım sürecine benzetebiliriz: Yazarın zihnindeki ilk plan (Mantık), bu planın kağıda dökülüp fiziksel bir kitap halini alması (Doğa) ve son olarak yazarın kendi yazdığı kitabı okuyup orada kendi düşüncelerini tanıması ve o eserin kendi ruhunu yansıttığını görmesi (Tin) gibidir. Tin, ancak eserinde (gerçeklikte) kendini bulduğunda tamama erer. |
Geniş Bağlam: Parmenides’ten Levinas’a Modernitenin Yeri
Parmenides varlığı "değişmez bir bütün" olarak
kurmuş, Platon ise bu bütünlüğü "idealar" dünyasına taşımıştı. Modern
metafizik, bu antik mirası insan aklının egemenliğine (teknik ve
hümanizm) tahvil etmiştir. Heidegger bu süreci "Varlığın Unutulması"
ve "Nihilizm" olarak eleştirirken, Levinas bu modern öznellik
geleneğine en sert itirazı getirir.
Levinas, Batı felsefesinin (Modern Metafizik dâhil)
"Öteki"ni "Aynı"ya (özneye/kavrama) indirgeyen bir emperyalizm
olduğunu savunur. Ona göre hakiki metafizik, varlık (ontoloji) üzerinde
egemenlik kurmak değil, Öteki’nin sonsuz aşkınlığı karşısında hissedilen etik
sorumluluktur.
Bu tarihsel yolculuğu bir benzetmeyle özetlersek;
Parmenides metafizik sarayın temelini (Varlık) atmış, Modern Metafizik
(Descartes’tan Hegel’e) bu sarayın içine "Özne"yi kral olarak
yerleştirmiş ve her şeyi onun aklıyla aydınlatmıştır; Levinas ise sarayın
kapısını ardına kadar açarak, kralın (öznenin) egemenliğini sarsan ve dışarıdan
gelen o "Yabancı"ya (Öteki'ye) yer açmıştır..
Çağdaş metafizik ve onun eleştirisi, felsefe tarihinin en
paradoksal dönemlerinden birini temsil eder. Jean Grondin, metafiziğin
Parmenides'le başlayan "Varlık" yolculuğunun günümüzde hem bir
"son" hem de kaçınılmaz bir "yeniden keşif" evresinde
olduğunu savunur.
Çağdaş metafizik ve eleştirisini, Parmenides'ten Levinas'a
uzanan geniş bağlamda şu ana başlıklarla tartışabiliriz:
1. Metafiziğin "Aşılması" ve Post-Metafizik Çağ
Günümüzde fenomenoloji, analitik felsefe ve yapısöküm gibi
önde gelen akımlar, metafiziği aşma (überwinden) konusunda birleşmişlerdir. Bu
eleştirel tutumun temelinde, metafiziğin tarih boyunca varlığı "hazırda
bulunuş" (mevcudiyet) veya "nesne" olarak dondurduğu iddiası
yatar. Ancak Grondin'in kaynaklarda belirttiği üzere, post-metafizik
olduğunu ilan eden her düşünce, aslında metafizikten devraldığı mirasa ve ışığa
muhtaçtır. Örneğin Kant ve Heidegger metafiziği kıyasıya eleştirseler de,
asıl tasarıları metafiziği daha sağlam temellerde olanaklı kılmaktı.
2. Heidegger ve "Varlık'ın Unutulması" Eleştirisi
Çağdaş metafizik eleştirisinin merkezinde Heidegger yer
alır. O, Platon'dan itibaren metafiziği bir "onto-teo-loji"
olarak tanımlar: Metafizik sadece varolanla (onto) ve onun en yüksek ilkesiyle
(teo) ilgilenmiş, ancak "Varlık'ın kendisini" ve onun esrarlı olayını
unutmuştur.
• Parmenides'ten Kopuş: Parmenides varlığı
"değişmez bir bütün" olarak kurmuştu. Çağdaş eleştiri, bu
"kalıcılık" saplantısının varlığın zamansal ve sonlu karakterini
(Dasein) gizlediğini savunur.
• Teknik ve Nihilizm: Metafiziğin "varolana
egemen olma" hırsı, çağdaş dünyada tekniğin mutlak egemenliğine ve
dolayısıyla varlığın değerden düştüğü nihilizme evrilmiştir.
3. Yapısöküm ve Dilin Yeniden Keşfi (Gadamer ve Derrida)
Çağdaş dönemde metafizik eleştirisi bir "dilsel
dönüş" yaşamıştır:
• Gadamer: Metafiziği geleneksel bir anlama olayı
olarak yeniden yorumlar. Ona göre "Anlaşılabilecek varlık, dildir".
Metafizik, sadece öznenin bir inşası değil, varlığın dil aracılığıyla kendini
sunmasıdır.
• Derrida: Metafiziği bir "mevcudiyet
(buradalık) metafiziği" olarak eleştirir. Yapısöküm aracılığıyla,
metafiziğin her zaman bir "farkı" (differance) bastırarak kurulduğunu
gösterir.
4. Etik Olarak Metafizik: Levinas'ın Meydan Okuyuşu
Metafizik tarihindeki en radikal çağdaş dönüşlerden biri
Emmanuel Levinas tarafından gerçekleştirilmiştir. Levinas, Batı metafiziğini
(ontolojiyi), "Öteki"ni "Aynı"ya indirgeyen bir emperyalizm
olarak mahkûm eder.
• Ontolojiden Etiğe: Parmenides'ten Heidegger'e kadar
süregelen "Varlık" odaklı düşüncenin yerine, Levinas "Etiği
ilk felsefe" olarak önerir. Ona göre gerçek metafizik, varlık üzerine
kafa yormak değil, Başkasının yüzündeki sonsuzluk çağrısına (Sonsuz İdea) cevap
vermektir.
5. Metafiziğin Kaçınılmazlığı
Sonuç olarak kaynaklar, metafiziğin öldüğü iddialarına
rağmen onun bir "doğal yatkınlık" (metaphysica naturalis)
olarak insan aklında yaşamaya devam ettiğini vurgular. Metafizik eleştirisi
bile, eleştirdiği sistemin kavramlarını kullanmak zorunda kaldığı için
"metafiziksel" bir karakter taşır. Grondin'e göre metafizik, dünyayı
ve kendimizi evrensel bir kapsamda anlama çabası olduğu sürece, her türlü
düşüncenin aşılamaz önvarsayımıdır.
Analoji: Çağdaş metafiziği ve eleştirisini bir
katedralin restorasyonuna benzetebiliriz: Eski metafizikçiler (Platon,
Aristoteles, Aquinas) binanın sarsılmaz taşlarını ve kulelerini inşa ettiler.
Modern eleştirmenler (Kant, Heidegger, Derrida) bu binanın temellerindeki
çatlakları gösterip bazı bölümlerini yıktılar. Ancak bu yıkım bile katedralin
arazisinde, onun tozları içinde yapılmaktadır; çağdaş düşünürler ise bu
harabeler arasından ya etik gibi yeni bir sunak (Levinas) kurmaya ya da dilin
rüzgârıyla katedralin boşluğunda yeni bir ses duyurmaya (Gadamer)
çalışmaktadırlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder