"Dil" in Ontolojisi


























Dilin ontolojisi, yani "dilin gerçekte ne tür bir varlık olduğu" sorusu, modern dil felsefesinde içselci (internalist), dışsalcı (externalist) ve eleyici (eliminativist) olmak üzere üç temel eksende yorumlanmaktadır. Bu yaklaşımlar dili biyolojik bir nesne, toplumsal bir uzlaşı veya bilimsel olarak tanımlanamayan bir kurgu olarak ele alır.

1. Biyolojik ve Bireysel Bir Varlık Olarak Dil (İ-Dil)

Noam Chomsky tarafından geliştirilen bu yaklaşıma göre dil, insan beyninin bir bileşeni olan biyolojik bir nesnedir.

İçsel Dil (I-Language): Dil, "İngilizce" veya "Türkçe" gibi toplumsal bir kurgu değil, bireyin zihnine/beynine içsel olan bireysel, içsel ve içlemsel bir durumdur.

Lisan Organı: Dil, görme veya bağışıklık sistemi gibi bedenin bir "organı" olarak kabul edilir ve genetik olarak belirlenmiş bir "başlangıç durumu"ndan (Evrensel Dilbilgisi) deneyimle gelişir.

Hesaplamalı Yapı: Bu perspektifte dilin özü, sınırlı araçlarla sonsuz sayıda ses ve anlam çifti (yapısal betimleme) üreten hesaplamalı (computational) bir sistemdir.

2. Toplumsal Bir Uzlaşı ve Paylaşılan Bir Kod Olarak Dil (E-Dil)

Geleneksel felsefi bakış açısı, dili toplumsal bir pratik veya paylaşılan bir kod (E-dil) olarak görür.

Paylaşılan Kurallar: David Lewis ve Michael Dummett gibi düşünürlere göre diller, bir topluluğun üzerinde uzlaştığı, kurallarla yönetilen ve iletişim amacı taşıyan sistemlerdir.

Uzlaşımsallık: Bu yaklaşımda dilin varlığı, konuşmacıların belirli sesleri belirli anlamlarla eşleştiren uzlaşılara (conventions) uymasına bağlıdır.

Nesnellik: Dil, tek tek konuşmacılardan bağımsız olarak var olan ve toplumsal gelenekler gereği takip edilmesi gereken kurallardan oluşan bir "toplumsal pratiktir".

I-dil ve E-dil arasındaki temel ontolojik farklar nelerdir?

Noam Chomsky tarafından kavramsallaştırılan I-dil (içsel dil) ve E-dil (dışsal dil) ayrımı, dilin doğasına ve varlık statüsüne dair köklü bir ontolojik farkı temsil eder. Bu iki kavram arasındaki temel farklar şu başlıklar altında toplanabilir:

1. Konum ve Aidiyet (İçsel vs. Dışsal)

I-dil: "İçsel" (internal) bir yapıdadır ve beynin bir durumu olarak kabul edilir. Tamamen bireyseldir (individual) ve toplumlara değil, kişilerin zihinsel mekanizmalarına aittir.

E-dil: "Dışsal" (external) bir yapıdadır ve bireylerin zihninden bağımsız olarak sosyal gruplara ait bir nesne olarak görülür. Ontolojik olarak bir topluluk içinde paylaşılan konvansiyonlar ve düzenlilikler kümesi olarak tanımlanır.

2. Tanımlanma Biçimi (İntansiyonel vs. Ekstansiyonel)

I-dil: İntansiyoneldir; yani dil, ürettiği ifadeler kümesiyle değil, bu ifadeleri ortaya çıkaran üretim prosedürleri ve algoritmalarla tanımlanır.

E-dil: Ekstansiyoneldir; yani dil, belirli anlamlarla eşleşmiş ifadelerin bir listesi veya kümesi (örneğin İngilizce cümleler kümesi) olarak bireyselleştirilir.

3. Kaynak ve Oluşum (Doğuştan vs. Konvansiyonel)

I-dil: Büyük oranda doğuştan gelen Evrensel Dilbilgisi parametrelerinin ayarlanması ve temel kelime dağarcığının edinilmesiyle oluşur. Sözdizimsel yetkinlik bu içsel yapıya dayanır ve ana dil konuşurları için bu alan genellikle "siyah-beyaz" kadar net bir kural sistemidir.

E-dil: Sosyal bir konvansiyon (uzlaşı) olarak görülür. Anlamsal yetkinlik, yani kelimelerin dış dünyadaki nesnelerle nasıl eşleşeceği bilgisi, toplumsal etkileşim ve paylaşılan iletişim çıkarları doğrultusunda şekillenir.

4. Kapsam ve İçerik (İnce vs. Kalın Yapı)

I-dil: Ontolojik olarak "ince" bir yapıya sahiptir; kelimelerin dünyadaki karşılıklarını (referans), cümlelerin doğruluk koşullarını, sosyal sicil farklarını (örneğin argo vs. resmi dil) veya söylem kurallarını içermez. Tek başına I-dil, bir bireyin günlük iletişim kurmasını sağlamak için yeterli değildir.

E-dil: "Kalın" bir yapıdır; toplumsal iletişimi açıklamak için gereken paylaşılan kodları, anlamları ve dünyadaki nesnelere yönelimi içerir.

Özetle; I-dil, bir bilgisayarın içindeki işletim sistemi (kodlama mantığı) gibidir; E-dil ise o işletim sistemiyle yazılmış ve herkesin okuyabildiği ortak bir kütüphane (kitaplar ve anlamlar bütünü) olarak düşünülebilir. I-dil bireyin zihnindeki mekanizmayı, E-dil ise bu mekanizmanın toplum içindeki yansımasını ve sosyal bir kurum haline gelmiş halini temsil eder.

3. Diller Hakkında Eleyici Yaklaşım (Eliminativizm)

Bazı filozoflar, "İngilizce" veya "Farsça" gibi dillerin bilimsel birer nesne olarak gerçekte var olmadığını savunur.

Metafiziksel Sorunlar: Dillerin sınırları genellikle dilbilimsel değil, siyasi ve askeri (ordu ve donanma) faktörlerle belirlendiği için (Q İlkesi), bu dillerin belirgin bir kimlik koşulu yoktur.

Anlamsal Değişkenlik: "Kitap" veya "köpek" gibi sözcüklerin anlamları bağlama göre sürekli değiştiği için (B İlkesi), dillerde teorik birliğe imkan tanıyan sabit bir yapı yoktur.

Açıklayıcı Gücün Yokluğu: Donald Davidson ve W.V.O. Quine gibi düşünürlere göre, iletişimi açıklamak için "ortak bir dil" varsayımına ihtiyaç yoktur; idyolektlerin (bireysel konuşma tarzları) pratik zekayla örtüşmesi yeterlidir.

4. Soyut Bir Sistem Olarak Dil

Gottlob Frege ve Leibniz geleneğinde dil, insan psikolojisinden bağımsız, mantıksal bir form olarak yorumlanır.

Mantıksal Form: Dilin görünen gramer yapısının altında, a priori yöntemlerle incelenmesi gereken soyut bir mantıksal yapı yatar.

Platoncu Yaklaşım: Bu görüşe göre diller, algı veya deneyimle değil, akıl ve sezgiyle keşfedilen soyut nesnelerdir

 

Dillerin Varlığı

Sıradan Fiziksel Nesneler (Kayalar): Yazarlar dillerin doğasının kafa karıştırıcı olduğunu, çünkü dillerin kayalar gibi sıradan nesneler olmadığını belirterek tartışmayı açarlar.

Kimlik Koşulu Örnekleri (Fimlingers ve Bleezets): Bir varlığın gerçek sayılması için açık kimlik koşullarına sahip olması gerektiğini (Quine'ın Q ilkesi) tartışırken, "fimlingers" (su üzerinde yüzen hayali, belirsiz şeyler) ve "bleezets" (Justin Trudeau'nun belirli günlerde elinde tuttuğu mavi nesneler gibi keyfi tanımlanmış şeyler) gibi kurgusal kavramları dillerin belirsiz sınırlarıyla kıyaslarlar.

İstikrar ve Akışkanlık (Nehirdeki Sabun): Dillerin zaman ve mekan içindeki sürekli değişimini, hızlı akan bir nehre dökülen çamaşır sabununun seyreltilip yayılma sürecine benzetirler; bu örnekle dillerin sabit bir bütünlüğü olup olmadığını sorgularlar,.

Değişime Rağmen Kimlik (Çekiç): Dilin sürekli değişmesine rağmen varlığını sürdürdüğü iddiasını savunurken çekiç örneğini kullanırlar; bir çekicin üzerindeki küçük bir göçüğün veya sapının değişmesinin onun "çekiç" olma kimliğini yok etmediğini vurgularlar.

Zihin-Bağımlı Varlıklar (Ezgiler ve Danslar): Dillerin zihin dışında fiziksel bir varlığı olup olmadığını sorgularken, "Chopsticks" ezgisi veya "Tavuk Dansı" gibi örnekleri kullanırlar. Bu eylemlerin/nesnelerin fiziksel görünümleri (CD'deki izler veya vücut hareketleri) olsa da, gerçek varlıklarının zihinsel nedenlere ve yorumlara bağlı olduğunu belirtirler.

Belirsiz Sınırlar (Dağlar ve Beyinler): Dillerin sınırlarının belirsizliği nedeniyle yok sayılamayacağını savunurken, bir tepenin ne zaman dağ olduğunu veya kaç nöronun bir beyin oluşturduğunu kesin olarak belirlemenin zorluğunu hatırlatırlar.

Açıklayıcı Gereklilik (Buzdolabı Cinleri): Ockham'ın Usturası ilkesini açıklarken, buzdolabının ışığının yanmasını açıklamak için bir devre sisteminin yeterli olduğunu, "buzdolabı cinlerine" (fridge gremlins) ihtiyaç olmadığını belirterek dillerin de iletişimi açıklamak için gereksiz olup olmadığını sorgularlar.

 

Özetle Stainton, dilleri nehre dökülen bir paket sabuna benzeterek onların akışkan ve sınırları belirsiz doğasına dikkat çeker; ancak dillerin gerçekliğini savunurken tıpkı bir dağın nerede bitip ovanın nerede başladığını tam olarak bilemesek de dağın varlığından şüphe etmediğimiz gibi, dillerin de sosyal birer gerçeklik olduğunu ileri sürer

 

Dillerin varlığını reddeden eliminativizmin öne sürdüğü iki temel gerekçe nedir?

Dillerin (İngilizce, Farsça, Tagalog vb. gibi paylaşılan kamusal sistemlerin) gerçekte var olmadığını savunan eliminativizm (elemecilik), kaynaklara göre bu görüşünü iki temel düşünce çizgisi üzerine inşa eder:

1. Dillerin Metafiziksel Olarak Sorunlu Olması

Bu yaklaşıma göre diller, ontolojimize (varlık listemize) dahil edilmelerini engelleyecek kadar büyük metafiziksel karmaşalara yol açar. Yazarlar bu durumu üç alt ilkeyle detaylandırır:

İlke Q (Kimlik Koşulları): Quine ile ilişkilendirilen bu ilkeye göre, her varlığın açık ve makul kimlik koşulları olmalıdır. Ancak dillerin sınırları belirsizdir (örneğin Hollandaca ve Almanca arasındaki kesin sınır neresidir?) ve genellikle dilsel değil, siyasi veya sosyal çıkarlarla (ordusu olan bir diyalekt gibi) tanımlanırlar. Bu belirsizlik, dillerin "gerçek" birer nesne olmadığını gösterir.

İlke B (İstikrar): Bir varlığın gerçek sayılması için belirli bir ölçüde bütünlüğe ve istikrara sahip olması gerekir. Diller ise zaman ve mekan içinde sürekli değişir; telaffuzlar, dilbilgisi kuralları ve kelime anlamları (örneğin "kitap" veya "araba" kelimelerinin anlamları) akışkan ve yarı-kaotiktir.

İlke M (Zihin Dışındaki Gerçeklik): Zihin dışındaki her şeyin fiziksel olması gerektiğini savunan bu görüşe göre diller, eğer varsa, zihin dışında olmalıdır. Ancak dilbilimi araştırmaları, ses dalgaları gibi en "dışsal" görünen unsurların bile aslında zihinsel kurgular (zihnin kesintisiz ses akışını kelimelere bölmesi gibi) olduğunu göstermiştir.

 

2. Dillerin Açıklayıcı Bir Rolünün Olmaması

Bu gerekçe, başarılı iletişimi açıklamak için "paylaşılan kamusal dillere" ihtiyaç duymadığımızı savunur.

Ockham’ın Usturası: "Varlıkları ihtiyaç yoksa çoğaltmamak" gerektiğini savunan bu ilke uyarınca, eğer iletişimi diller olmadan açıklayabiliyorsak, dillerin varlığını varsaymamıza gerek kalmaz.

İdiyolektler Modeli: Elemeciler, iletişimin "ortak bir kod (dil)" aracılığıyla değil, bireylerin kendi düşünce ifade etme biçimleri olan idiyolektlerin (idiolects) örtüşmesi ve pratik zeka sayesinde gerçekleştiğini ileri sürer. Bir kişinin "flamingo" yerine yanlışlıkla "flamenco" demesine rağmen anlaşılabilmesi, iletişimin sadece bir dile (İngilizce gibi) bağlı olmadığını, bağlam ve niyet okuma becerisiyle yürütüldüğünü kanıtlar. Dolayısıyla diller açıklama için gereksizdir (otiose) ve elenmelidir.

Özetle; eliminativizm, dillerin hem tanımlanamayacak kadar belirsiz olduğunu hem de varlıklarına ihtiyaç duyulmadan iletişimin açıklanabileceğini savunarak dillerin varlığını reddeder

 

 Dillerin (İngilizce, Farsça vb.) varlığını sorgulayan eliminativizm (elemecilik) düşüncesi, Wilfred Sellars'ın Aşikar Görüntü (Manifest Image) ve Bilimsel Görüntü (Scientific Image) ayrımı üzerinden ikiye ayrılır. Radikal eliminativizm ile bilimsel eliminativizm arasındaki temel fark, dillerin günlük deneyim dünyasındaki statüsüne yaklaşımlarıdır.

Bu iki görüş arasındaki temel farklar şunlardır:

Varlık Statüsü:

    ◦ Radikal eliminativizm, dillerin varlığını tamamen reddeder. Bu görüşe göre diller; tekboynuzlu atlar, Koca Ayak veya cadılar gibi "var olmayan" şeyler kategorisindedir ve "İngilizce" gibi isimlerin dünyada karşılık geldiği hiçbir gerçeklik yoktur.

    ◦ Bilimsel eliminativizm ise dillerin Aşikar Görüntüde var olduğunu kabul eder. Dilleri; doğum günü partileri, gün batımları veya beyzbol gibi günlük hayatın ve sosyal pratiklerin bir parçası olarak gerçek kabul eder.

Görüntü Çerçeveleri:

    ◦ Radikal eliminativizm, hem Aşikar Görüntü hem de Bilimsel Görüntü için dillerin varlığına "hayır" cevabını verir. Bu görüşe göre Aşikar Görüntü, insanların maruz kaldığı bir "mega-illüzyon" veya hatalı görünüşler koleksiyonudur; gerçekliğin sınırlarını sadece Bilimsel Görüntü çizer.

    ◦ Bilimsel eliminativizm, dillerin Aşikar Görüntüdeki yerini onaylarken, dillerin Bilimsel Görüntüde yer almaması gerektiğini savunur. Dillerin, ciddi bir deneysel bilimde (fizik kuralları gibi) yeri olmadığını, tıpkı "parlak mavi gökyüzü" veya "gökkuşağı" gibi bilimsel olarak açıklanan dünyanın temel bileşenleri arasında sayılamayacağını ileri sürer.

Savunulabilirlik:

    ◦ Yazarlar, dilleri Noel Baba veya buzdolabı cinleriyle bir tutan radikal eliminativizmi "savunulamaz" bulurken; dillerin düzgün bir bilimsel araştırmanın konusu olamayacağını savunan bilimsel eliminativizmin daha güçlü temellere dayandığını belirtmektedir.

 

Özetle fark; radikal eliminativizmin dili bir hayalet veya illüzyon olarak görmesi, bilimsel eliminativizmin ise dili sosyal bir gerçeklik olarak kabul etmekle birlikte onu bilimsel bir kategori olarak reddetmesidir

 

Radikal eliminativizm, dillerin (İngilizce, Farsça, Arapça vb.) gerçekte var olmadığını savunur ve bu düşünce biçiminin dil hakları ile dillerin korunması ve tanıtılması üzerinde derin etik, sosyal ve politik etkileri vardır. Kaynaklara göre, bu etkiler şu temel noktalarda toplanmaktadır:

1. Dilsel Ayrımcılık ve Hak İhlalleri

Radikal eliminativizm, dil temelli baskı ve ayrımcılık örüntülerini anlamlandırmayı imkânsız hale getirebilir.

Var Olmayan Bir Şey Üzerinden Ayrımcılık Yapılamaz: Mantıksal bir ilke olarak, var olmayan bir şeye dayanarak birine ayrımcılık yapılamaz. Eğer diller "yoksa", bir kişinin ana dili nedeniyle baskı gördüğünü iddia etmek felsefi olarak temelsiz kalır.

Sosyal Adaletsizliğin Gerekçelendirilmesi: Örneğin, Franco-Ontaryalılar veya Hispano-Amerikalılar arasındaki yüksek hapsedilme veya işsizlik oranlarının, bu kişilerin konuştuğu dillerin yerel düzeyde "azınlık" olmasıyla açıklandığı durumlar, eliminativizm çerçevesinde "gerçek" bir temele sahip olamaz.

Sömürgecilikle Mücadele: Cezayir'de Fransızca yerine Arapça ve Berberi dillerinin teşvik edilmesinin sömürge mirasını aşmaya yardımcı olacağı düşüncesi, eğer bu diller gerçek birer varlık değilse geçerliliğini yitirir.

2. Dillerin Korunması ve Neslin Tükenmesi

Dillerin korunması ve canlandırılmasına yönelik projeler, eliminativist bir bakış açısıyla tutarsız hale gelir.

Var Olmayan Şeyin Nesli Tükenemez: Hiç var olmamış bir şeyin yok olması veya "neslinin tükenmesi" mümkün değildir. Bu durumda, Assiniboine, Kumandin, Romani, Moghol veya Galce gibi tehlike altındaki dilleri belgelemek, korumak ve canlandırmak için çaba sarf etmek mantıksız görünür.

Değer Kaybı: Eğer diller gerçek nesneler değilse, onların "gerçek bir değerinden" (genuine value) bahsetmek de mümkün olmaz. Bir şeyin korunması için onun bir değer taşıması gerekir; ancak var olmayan bir şey değer taşıyıcısı olamaz.

İki Dillilik Politikaları: Kanada gibi ülkelerde yasalarla desteklenen "iki dillilik" (bilingualism) teşviki, eğer ortada sayılabilir diller (Fransızca ve İngilizce) yoksa veya bu dillerin metafizik statüsü sorunluysa, tutarlı bir hedef olmaktan çıkar.

3. İdiyolektlerin Yetersizliği

Eliminativistler, diller yerine bireysel konuşma biçimleri olan idiyolektleri koymayı teklif edebilirler; ancak bu, dillerin korunması için yeterli bir zemin sunmaz.

• Tek bir kişinin idiyolektinin veya tek bir ailenin paylaştığı konuşma biçiminin kaybolması kimseyi harekete geçirmezken, bir dilin kaybı toplumsal bir endişe yaratır. Bu durum, insanlar için "benzer idiyolekt kümeleri" ile "gerçek bir dil" arasında felsefi olarak açıklanması gereken bir fark olduğunu gösterir.

Özetle; dillerin varlığını reddetmek, onları Noel Baba veya buzdolabı cinleriyle aynı kefeye koymak gibidir. Ancak kaynaklar, Moorecu bir yaklaşımla şu soruyu sormamız gerektiğini belirtir: Tehlike altındaki dilleri korumamız ve dil haklarına saygı duymamız gerektiğinden mi daha eminiz, yoksa eliminativizmin soyut felsefi argümanlarından mı?.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder