Usçuluk



Metnin ana kaynağı aksi belirtilmedikçe Felsefe Sözlüğü (A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları) olacaktır. Metin içinde, düşünürlerin ve kavramların sayfalarına ilişim yapılacaktır. Ayrıca olabildiğince farklı kaynaklardan ara notlar konacaktır.

U
S
Ç
U
L
U
K




En genel anlamda ussal düşüncenin vardığı sonuçlara, usun verdiği yargılara sonuna dek inanma tutumu; usa aykırı gelen ya da usdışı öğeler içeren her şeyi daha baştan yadsıma tutumu. Kökence Latince’deki ratio sözcüğünden gelen, bilginin güvenilir tek kaynağının us olduğunu savunan felsefe alanı. 

Usçuluk terimi, felsefe tarihinde alabildiğine değişik anlamlarda kullanılan bir terim olmakla birlikte, yerleşik felsefe dilindeki en yaygın anlamları arasında şunlar yer almaktadır:

  • Usun bütün işleyişini olanaklı kılan malzemenin yine us tarafından sağlandığını ileri süren, gerçeklik ile doğruluğun ölçütünü us’ta, zihinsel ya da düşünsel olanda gören felsefe anlayışı;

  • Bütün gerçekliğin yapısını ussal ilkelere dayanarak us yoluyla kurmanın doğruluğu üstüne bina edilmiş metafizik öğretisi;

  • a priori  bilginin güvenilir tek bilgi olduğu öncülü üstüne kurulmuş; bilgi edinmede usun birinci derecede belirleyici konumda olduğunu, bilginin temelde us’tan, ya da sonuna dek götürülmüş kimi uç biçimlerinde olduğu üzere, yalnızca us’tan geldiğini savunan bilgikuramı öğretilerinin ortak adı;

  • Yaşama yön verilmesinde tek araç olarak usun doğru biçimde işletilmesinde gören, usun sesinin dinlenmesini ya da usa uygun yaşanmasını tek doğru sayan yaşam felsefesi eğilimi

  • Duyu deneyine karşı bütün bilginin tek kaynağı, biricik bilme yetisi olduğunu savunan değişik görüşleri derli toplu bir biçimde bir çatı altında toplayan felsefe okulu;

  • Deneyciliğe karşı hiçbir deneysel veriye başvurmadan yalnızca us yoluyla doğru bilgilere ulaşılabileceğini savunan, bilginin kaynağı ile bilgi savlarının doğrulanmasında kullanılacak ölçütler sorunu bağlamında kendini bütünüyle deneyciliğin karşısına yerleştiren, usun tek başına deneyden hiçbir yardım almaksızın en temel doğrulara ulaşabilme yetisi taşıdığı düşüncesi üstüne kurulu felsefe kuramı;

  • Her türden anlamlı gerçekliğin kendi içinde tutarlı bir düzen ya da bütünlük sergilediği, böylesi tutarlı bir düzenlilik ile bütünlüğün yoluyla bilinemeyeceğini savunan “us dışıcılık” anlayışına kesin çizgilerle karşı çıkan felsefe konumu;

  • Usun yürütülmesinin ya da ussal düşüncenin işletilmesinin her bakımdan önceliği üstüne kurulmuş, içersinde farklı farklı bakış açıları, alabildiğine çeşitli uslamlamaları, birbirinden değişik yönelimleri barındıran kendi içinde birikimli ve bütünlüklü felsefe geleneği;

  • Bir bütün olarak evrenin duyular ile deneye girmeksizin, tümevarımlı düşünme yöntemine başvurmaksızın, çoğunluk tümdengelimli ya da matematiksel yöntemler altında salt us yoluyla araştırılması gerektiği düşüncesi üstüne yapılandırılmış, felsefe bilgisini birtakım temel önermelere ya da ilkelere dayandırarak, birtakım öncüllerden çıkarsayarak usa uygun bir dizge oluşturma amacı uyarınca temellendirilmiş yöntembilgisi;

  • Temelleri büyük ölçüde   Descartes, Spinoza ve Leibniz tarafından XVII. ile XVIII. yüzyıllarda atılmış, dönemin bilimlerinden, özellikle de matematikten beslenen modern felsefe çerçevesinin egemen felsefe bakışı;

  • Her durumda us ile bilmem önemini vurgulayan, doğaüstü olaylar ile dinsel inanışların kaynağında tanrısal aşkın bir kaynağın değil bütünüyle insan esinlenimlerinin bulunduğunu düşünen, dünyevileşmenin önceliği savunusuyla XIX. yüzyılda ortaya çıkmış tanrıbilim 

  • Usun değeri ile önemini çoğunluk “düşünsel sezgi” den yola koyularak öne çıkaran, içgözlem başta olmak üzere her türden duyu deneyinin güvenilirliğini yadsıyan, duygular ile duygulanımların felsefece değerlerini olumsuzlayan, us dışında hiçbir yetke tanımayan görüşleri tek bir çatı altında toplayarak anlatma amacıyla kullanılan felsefe terimi.


Sıralanan bu en temel anlamlarına bakıldığında açıklıkla görüleceği üzere, usçuluk gerek bilginin gerekse bilgi edinme sürecinin temeline duyulardan gelen verileri yerleştiren deneyciliğe taban tabana karşıt bir felsefe duruşudur.

Buna göre, bir bütün olarak;

  • evreni ya da evrenin belli bir bölümünü usa dayalı düşünce yoluyla anlamlandırmayı
  • insan yaşamının gerçekliğini bir biçimde usa dayanarak kurmayı

amaç edinen düşünsel yaklaşımlar usçuluk başlığı altında toplanmaktadırlar.

Usçuluk, varolan her şeyin tümdengelimli bir doğa taşıyan tek bir dizge içinde kalınarak açıklanabileceğine yönelik savunusu nedeniyle, kimileyin “dizgeci felsefe” ile örtüştürülerek anlaşılmaktadır. Bu bağlamda sözgelimi, çoğunluk usdışıcı öğeler üstüne kurulmuş varoluşçuluğuyla tanınan Sartre dahi, sırf bütün her şeyin tek bir dizge ile açıklanabilir olduğunu ileri sürmesi nedeniyle usçuluk başlığı altında anılmaktadır.

Bununla birlikte, felsefe tarihinde örnekleri görece çok daha az olmakla birlikte, usçu olmasına karşı dizgeli felsefe yapmayan ya da ortaya belli bir felsefe dizgesi koymamış düşünürler de bulunduğundan, “dizgelilik” tek başına bir felsefe konumunu usçu diye nitelemek için yeterli değildir.

Tanrıbilim (İlahiyat, teoloji) çerçevesinde ise usçuluk, gerek Tanrı’nın varlığının tanıtlanmasında, gerek dinsel inancın temellendirilmesinde, gerekse de dinsel öğretilerin geçerliliklerinin kesinlenmesinde usun ya da usavurmanın zorunlu olduğu görüşünü dile getirmektedir. Tanrıbilimdeki bu kullanımıyla usçuluk, dinsel öğretiler bağlamında insan doğası ile eylemlerine doğalcı bir tutum içinde yaklaşmayı önermektedir.

Öte yanda, “Aydınlanma” düşünürleri usçuluk denildiğinde çoğunlukla tanrıbilimsel dogmaların, dinsel öğretilerin, yerleşik otoritelerin savunularının körü körüne benimsenmesine karşı, insan usunun gücüne kayıtsız koşulsuz duyulan sarsılmaz güveni anlamaktadırlar. Bu bağlamda dönemin usçuluk ruhunun en iyi görülebileceği yerlerin başında Voltaire, Diderot, Montesquieu, Rousseau gibi Aydınlanmacı düşünürlerin yapıtları gelmektedir. Usçuluk bu genel anlamlarıyla tanrıbilimsel kurgular ya da dinsel vahiylere karşı, doğruluğun tek gerçek ölçütü olarak usu gören her türden düşünme kipine göndermede bulunmaktadır. Nitekim inancın felsefece düşünme karşısındaki değerini bütünüyle yadsıyan “Tanrıtanımazlık”, “Tümtanrıcılık”, “Maddecilik”, “Doğalcılık”, “Kuşkuculuk” gibi felsefe akımları da çoğunluk usçu dizgeler başlığı altında incelenmektedir. Ayrıca yine bu bağlamda, en başından beri felsefe tarihinin hemen her döneminde varolan usçuluk eğilimi, eleştirel felsefe yapma yönelimleriyle dikkat çeken felsefe okullarında kendisini açıklıkla göstermektedir.

Nasıl ki sonuna dek götürülmüş deneycilik bütün bilgiyi her koşulda deneye dayandırmaya çalışıyorsa, bunun tam karşısında yer alan sonuna dek götürülmüş usçuluk biçimleri de bilgiyi genelde usa, daha özeldeyse birtakım ussal süreçlere dayandırarak temellendirme arayışı içindedirler. Usçulukta us, zihince sağlanan malzeme üzerine yine zihnin kendisinin salt düşünce yoluyla yoğunlaşması olarak kavranmaktadır. Çoğu usçuluk anlayışına göre bu malzeme “doğuştan gelme düşünceler” diye adlandırıldığından, usçu düşünüşte olanlar için apriori bilgi en önemli bilgi türüdür. Deneyciliğin savunduğunun tam tersine, bilgi ile doğruluğu enson anlamda duyulara değil de kayıtsız şartsız usun anlıksal gücüne bağlayan, buna bağlı olarak da tümdengelimli düşünme yöntemini tek gerçek bilgi kaynağı olarak gören usçuluk, “usdışıcılık”ın ya da “gizemcilik”in ileri sürdüğü gibi birtakım usdışı kaynaklara gitmek yerine, ussal olmakla tanımlı olduğunu düşündüğü insan doğasının kendi içinde taşıdığı olanaklara sonuna dek güvenmekten yanadır.

Tümdengelimli ya da Sentetik Apriori Yöntem

Tümevarımlı yöntemin tam karşı ucunda yer alan tümdengelimli yöntem, her durumda genel ilkelerden, daha "yüksek" yasalardan ya da nedenlerden, daha "alçakta" olmakla birlikte çok daha karmaşık ve ayrıntılı ilişki ya da olgulara geçerek izlenen bir felsefe yöntemidir.

Nitekim tümdengelimli teriminin türetildiği Latince'deki
deducere eylemi "alçala alçala inme" anlamı taşımaktadır. Daha ilk bakışta görülebileceği gibi, tümdengelimci bir düşünürün en büyük düşü, saltık bir dayanak noktasını, en azından enson anlamdaki gerçekliğin sezgisini kendisine başlangıç noktası alarak, böyle bir "Arşimet Noktası"ndan yola çıkıp evrende varolan bütün herşeyin bilgisini metafizik gerçeklik ölçeği ile uyumlu bir biçimde tek tek çıkarsamaktır.

Varolan bütün herşeyi, dolayısıyla olası bütün bilgileri olanaklı kılan bu dayanak, "Tektanrıcılar"ın gözünde
Tanrı iken `Birciler "in gözünde Tümel Varlık olarak düşünülmektedir.

Kuşkusuz felsefe tarihinde tümdengelimli yöntemi uygulayarak geliştiren ilk fılozof
Platon 'dur. Nitekim Platon tümdengelimli yöntem uyarınca, genelde "İdealar Dünyası" ndan, daha özeldeyse "İyi İdeası" ndan başlayarak, en sonunda duyular dünyasının gerçekliğinin yalnızca gerçekliğin kopyalarından ibaret birer yanılsama olduğu yollu bilgiyi çıkarsamıştır.

Yine aynı biçimde yalnızca Eskiçağ Usçuları değil,
Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi Yeniçağ Usçuları da kuşkuya yer bırakmayan bir açıklıkta tümdengelimli felsefe yöntemiyle düşünen filozoflardır.

Nitekim bu üç filozof da aynı geometride olduğu gibi en karmaşık belitlerden başlayarak en yalın belitlere doğru ilerleyen bir düşünme çizgisi izlemişlerdir. Tümdengelimli yöntemle düşünme eğilimini, felsefelerini bir biçimde Saltık Varlığın sezgisine dayandıran Alman İdealizm geleneğinde yer alan
"varlıkbilgiciler" ile Kant sonrası Fichte, Schelling, Hegel gibi "tümtanrıcılar" arasında da açıklıkla görmek olanaklıdır.

Tümdengelimci filozofların hemen bütününde görülen ortak bir özellik, çok büyük ölçüde gözleme dayalı bilimlere, dolayısıyla tümevarımlı düşünme yöntemine pek sıcak bakmayışlarıdır.,

Hiç kuşkusuz tümdengelimli,
sentetik a priori yönteme karşı getirilen eleştirilerin başında, her durumda belli ilkelerin, yasaların ya da temellerin apriori doğru diye alınarak, yeterince eleştirel bir gözle soruşturulmadan benimsenmesine yol açıyor olmasıdır. Bu eksikliğin varlığı Platon 'dan Leibniz 'e gelinene dek tümdengelimli yöntemi izleyerek ortaya belli felsefe düşünceleri koymuş filozofların hemen bütününde açıklıkla görülmektedir

Usçu varlıkbilgilerinde zihin ile dünya birbirleriyle tam bir uyum içinde ele alınmakta, gerçek olanın zihinsel, zihinsel olanın da gerçek olduğu düşüncesine tartışmasız doğru diye bakılmaktadır. O nedenle, usçuluk duyu organlarıyla edinilen verilerden çok doğuştan gelen apriori bilgileri belirleyici olarak görmektedir Platon’un “idealar”ı, Descartes’ın “doğuştan düşünceler”i, Kant’ın a priori formları ve daha nicesi hep aynı usçuluk çerçevesinde temellendirilmiş felsefe kategorileridir.

Descartes’ın bilim anlayışına göre evrenin doğasının açık ve seçik bilgisi insan zihninin doğuştan gelen kaynakları üzerinde inşa edilebilir. ¨ Discourse’un beşinci bölümünde Descartes şöyle yazmaktadır: “Gördüğüm odur ki; Tanrı birtakım yasaları doğada öyle bir şekilde inşa etmiştir ve bu yasalara ilişkin öyle Kavramları zihnimize yerleştirmiştir ki, yeterince düşünürsek bu yasaların dünyadaki her şeyde varolduğu ve ortaya çıktığı konusunda hiçbir şüphe duymayız” (AT VI 41: CSM I131).

Buradaki iddia, insan zihninin yalnızca bu yasalarla ilgili bilgileri geliştirmeye muktedir olduğunu değil, ilgili kavram ve önermelerin doğuştan ruhta varolduğunu içermektedir “tüm apaçık doğrular ve Tanrı’nın ideaları bir bebeğin zihninde, biz yetişkinlerin onlara yönelmediğimiz zamanlarda bulundukları gibi bulunmaktadır; bu idealar yaş ilerledikçe kazanılacak şeyler değildir; zihin beden hapishanesin den kurtulduğunda, hiç şüphem yok ki bunları (bu idealari ve doğruları) kendi içinde bulacaktır” (‘Hyperaspiste’lere Ağustos 1641 tarihli mektup, AT 11 424: CSMK 190).

John Locke ’un bir sonraki yüzyılda doğuştan fikirlere yaptığı bilinen saldırısı şu sorunu ortaya çıkarmıştır: Şayet ideaların benim zihnime yerleştirilmesinin bir anlamı olacaksa bebek zihninin onları gerçekten algılaması gereklidir (ki elbetteki yanlış bir düşüncedir) “çünkü bir ‘Zihin’e ve o’ Zihin’in algılaması olmaksızın bir şeyin yerleştirilmesi bana pek akla yakın görünmemektedir” (An Essay Concerning fluman Understanding, 1689, 1. Kitap, b.ii, 5).

Bu tür bir itiraza Descartesçı bir yanıt doğuştan biz de varolan ideaların bebeklikte ve hatta yetişkinlikte, bedensel uyarılarla örtülmüş olabileceğidir (AT 111 425: CSMK 190; karş. İlkeler, Bölüm 1, madde 47); ancak çok yoğunlaşmış bir çaba ve dikkat doğuştan gelen doğal ışığın açığa çıkmasını sağlayabilir. (Conversation with Burman, ATV 150: CSMK 336) Metafiziksel düşünümün (reflection) amacı da zaten “zihni duyulardan uzaklaştırmaktır ki, (AT VII 12: CSM 11 9; karş. AT Vii 189: CSM 11133) bu sayede doğuştan gelen idealar “zihnin hazine dairesinden dışarı çıkabilsinler” (AT VII 67: CSI” 1146; karş. AT VII 189: CS 11132).

Descartes Sözlüğü, John Cottingham, Doruk Yayıncılık


 Bununla birlikte usçuluğun hiçbir biçimi usa saltık anlamda bir yer vermekten yana değildir; çünkü son çözümlemede tıpkı saltık gerçekçilik gibi saltık usçuluk da özne ile nesne ayrımını ortadan kaldıracağından, bilgiyi olanaksız kılmak türünden hiç de istenmeyen bir sonuç doğuracaktır.

Hemen bütün usçuluk anlayışlarında birbiriyle uyumlu iki savın kilit önemde bir değeri bulunmaktadır. Bunlardan ilki, “doğuştan gelme düşünceler öğretisi” iken, ikincisi “kendinden açık” öncüllerden yola çıkarak dünyaya ilişkin tümdengelimli düşünme aracılığıyla mantıksal çıkarımlarda bulunarak enson anlamda doğrulara ulaşılabileceği savıdır. Öyle ki bu iki sav, usçu yöntembilgisinin oluşumunda da son derece belirleyici bir konumdadır.

Usçuluğun dünyanın düşünce yoluyla ilkece kavranabilir olduğu savunusunun gerisinde, hem dünyanın tartışmasız düzenli bir yapısı bulunduğu, hem de usun ilkece bu düzeni kavrama yetisi taşıdığı düşünceleri yatmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında usçuluk, gerçekliğin olmadığını ya da dünyanın belli bir anlamdan ya da tutarlı bir bütünlükten yoksun olduğunu ileri süren “usdışıcılık” yaklaşımına karşı, usun gücüne sonuna dek inanmaktadır. Olanaklı bütün bilgilerin tek kaynağının us olduğu düşünülen usçulukta, usçu düşünürler Tanrı’nın varlığı gibi kimi konularda dahi salt usa dayanarak bilgi edinmenin olanaklı olduğunu dile getirerek, tanrısal esin altında olma ya da Tanrı’dan vahiy alma koşulunun zorunluluğunu bütünüyle yadsımaktadırlar.

Sözgelimi bu bağlamda Descartes, Tanrı’nın Dünyası’nı tanrısal varoluş ile tanrısal iyilik ilksavlarından türetmiştir. Buna göre, doğa dünyası da içinde olmak üzere varolan her şeyin bilgisi ilkece usa açık olduğu gibi, hiçbir başka yere gitmeksizin salt us yoluyla açıklanabilirdir de. Öte yanda, dış dünyaya ilişkin bilgi edinme bağlamında genel usçuluk konumunun en temel savı, belli başlı birtakım kavramların deneyden değil de doğuştan getirildikleri yönündedir. Sözgelimi tam bu bağlamda Descartes’ın düşünceleri üç ana kategoriye ayırarak ele aldığı görülmektedir

ŒDuyular aracılığıyla deneyden elde edilen “kırmızılık” düşüncesi gibi zorunlu olmayan düşünceler,

Elimizde bulunan kimi düşüncelerden meydana getirdiğimiz “uçan at” düşüncesi gibi yapıntı düşünceler,
ŽYaratılışımızla birlikte Tanrı tarafından zihnimize yerleştirilen “Tanrı”, “uzamlı madde”, “üçgen” düşünceleri gibi doğuştan gelen düşünceler.,

Felsefe tarihi boyunca çeşitli us tasarımlarına, bilginin kaynağı sorunu bağlamında usa verilen farklı yerlere bağlı olarak birbirinden değişik usçuluk anlayışlarının temellendirilmiş olduğu görülmektedir. Nitekim gerek bilginin doğasından gerekse ustan tam olarak ne anlaşılması gerektiği konusu pek çok durumda bir filozoftan diğerine değişiklik gösterdiği için, sanıldığının tersine usçuluk kendi içinde bütünlüklü tek bir düşünce dizgesi olarak anlaşılamayacak denli büyük bir çeşitliliğe konudur.

Felsefe tarihinde ilk usçular olarak çoğunluk Modern Felsefe’nin kurucuları olarak da gösterilen Descartes, Leibniz ve Spinoza üçlüsü (“XVII. yüzyıl usçuluğu”) kabul ediliyor olmasına karşın, başta Parmenides, Platon ve Aristoteles olmak üzere usçuluğun temellerinin ilkçağ felsefesinde atıldığı üstünden atlanamayacak bir gerçektir.

İlk Yunan Usçusu Parmenides’e göre, duyular ne söylerse söylesin bunlar her durumda değişime konudurlar; değişen birşey için hiçbir zaman değişmeyecek kesinlikte doğru birşey söylenemeyeceği için değişim kendi içinde bir çelişki içermektedir. Buna dayanarak Parmenides, usun bütünüyle değişimden bağımsız bir gerçekliğe ilişkin olması gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra Parmenides, gerçek olanın varlığını sağlama almak için değişimin olanaksızlığını tanıtlamak amacıyla geliştirdiği bu uslamlamayı, gerçekliğin tekparça bir birlik oluşturduğu düşüncesini temellendirmek adına çokluk kavramının olanaksızlığını göstermek için de kullanmıştır.


Parmenides’in izinden yürüyen Elealı Zenon, kendi adıyla anılan ünlü Zenon Açmazları’yla hocasının bu görüşlerini oldukça başarılı bir biçimde desteklemiştir. Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi’nin bu iki Elealı usçu düşünürü, Platon ile birlikte, usçuluğun temel savunularından biri olan duyuların güvenilmezliği düşüncesinin ilk temellendiricileridir. Ancak ilerleyen yüzyıllarla birlikte sonuna dek götürülmüş usçuluğun duyulara olan düşmanlığının giderek yumuşadığı gözlenmektedir. Kuşkusuz usçuluğun duyular ile deneye yönelik bu denli keskin karşı çıkışının körelmesinde, İlkçağ Atomcuları bir yanda XVII. yüzyıl duyumcuları öbür yanda deneyci savunuların önemli bir etkisi olmuştur.

Öte yanda, Kant’ın usçuluk ile deneycilik arasında temellendirdiği eleştirel felsefesi usçuluğun gelişiminde son derece önemli bir kırılma yaratmış, genelde usçuluğun, daha özeldeyse belli başlı usçu bakış açılarının felsefi bakımdan güvenilirliklerini önemli ölçüde yitirmelerine yol açmıştır.

“Klasik Usçular” ya da “Kıta Usçuları” diye de bilinen, daha çok XVII. ile XVIII. yüzyıllarda yaşamış modern filozoflar, en başından beri skolastik felsefenin dogmalarına karşı bilimsel düşüncenin doğruluğunu savunmuşlardır. Bununla birlikte usçuluk kavramı son derece geniş bir anlamda kullanıldığından, pek çok düşünür de çeşitli bağlamlarda, çeşitli nedenlerle, çeşitli anlamlandırmalarla usçu filozoflar arasında anılmaktadır.

 Nitekim, Eskiçağ Yunan felsefesindeki usçuluğun daha ilk biçimlerinde, enson anlamdaki doğruluğa yalnızca us yoluyla ulaşılabileceği ileri sürülürken, buna karşı usçuluğun yakın dönemlerde geliştirilmiş biçimlerinde, Chomskyci dilbilimde görülebileceği üzere, bu denli deney karşıtı bir tutum sergilenmediği, her durumda deneysel tanıtlamalara dayandırılmamış, deneysel sınamalardan geçirilmemiş ussal çıkarımların kuşku götürür bir konumda oldukları düşünülmektedir. Bu bağlamda önceki dönem modern usçu düşünürlerin bilimsel ilgilerinin pek çok bakımdan dinsel görüşlerin etkisi altında kalmış olduğu gerçeği düşünüldüğünde, usçuluğun ilerleyen dönemlerle birlikte doğal olarak din ile yeni bilimler arasındaki uçurumun derinleşmesine ön ayak olduğu söylenebilir.

 Dinsel düşüncede ya da tanrıbilimsel felsefede usçuluk, inanç ile imanın ancak usa baş vurmak yoluyla temellendirilebileceği düşüncesinden yola koyulan bir dizi yaklaşıma göndermede bulunur. Bu bağlamda inanç ile us arasındaki ilişki, ortaçağ skolastik felsefesinin temel düşünce konusunu oluşturmuştur. İnanç sorunu karşısında ortaçağ felsefesinde kökleri atılan bu usçuluk biçimi, XVIII. Yüzyılda Yaradancılık http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=389 anlayışının doğuşunun önünü açmıştır. Nitekim  yüzyıla gelindiğin de, din ile bilim alanları birbirlerinden bütünüyle koparak iki ayrı bağımsız gerçeklik dünyası olarak algılanır olmuşlardır. Öte yanda Kant, sentetik apriori önermeler olanağına duyduğu sarsılmaz inanç nedeniyle çoğularının gözünde yanlış olduğu biline biline değme bir usçu düşünür olarak görülmektedir. Bunun yanında yakın dönemlerin sezgicilik yönelimli düşünürlerin de usçuluğa ilişkin büyük bir duygudaşlık sergiledikleri üstünden atlanamayacak bir gerçektir.
……………..
“Kıta Usçuluğu” ile “İngiliz Deneyciliği” arasındaki amansız savaşımın, genelde bir bütün olarak felsefe tarihinin kavratılması üzerinde, daha özeldeyse Kant’a gelinene dek XVII. ile XVIII. yüzyıl modern felsefe döneminin anlaşılmasında son derece belirleyici bir değeri bulunmaktadır. Söz konusu bu dönem boyunca, sıcaklığından hiçbir şey yitirmeksizin süren tartışmaya katılan filozoflar, çoğunluk her birinde üç filozof olmak üzere iki ayrı öbeğe ayrılarak ele alınmaktadırlar. Tartışmanın bir ucunda Descartes, Spinoza ve Leibniz’den oluşan Kıta Usçuları bulunurken, tartışmanın öbür ucunda Locke, Berkeley ve Hume’dan oluşan İngiliz Deneycileri yer almaktadır. Bununla birlikte çoğu durumda felsefe tarihçilerinin yapılan bu ayrımın kesinliğine ilişkin olarak en azından beş değişik çekince koydukları görülmektedir.

  1.  Sözü geçen üç kıta usçusunun özellikle doğa bilimleri alanında yazılmış yapıtlarına bakıldığında, bilimsel bilginin elde edilişinde deneye göz ardı edilemeyecek ölçülerde önemli bir yer verildiği açıktır;  - Locke’un a priori bilgi açıklaması ile Berkeley’in doğuştan gelme düşüncelerine bakıldığında açıklıkla görüleceği üzere, İngiliz Deneycileri farklı bağlamlarda farklı vurgularla da olsa gerçek bir bilgi kaynağı olarak usa vazgeçilmez bir değer biçmektedirler;
  2.  Söz konusu ayrım karşıt konumlara yerleştirilen filozofların kimi önemli noktalarda aynı şeyleri savunuyor olmaları gerçeğinin göz ardı edilmesine yol açmaktadır. (örneğin Descartes da Locke da düşüncelerimizin kaynağı üzerine olmasa da doğası üzerine aynı görüşleri savunmaktadırlar);
  3.  Ayrım doğrudan ayrımın kendisiyle ilintili olmayan, doğrudan felsefi nedenlere dayanmayan, daha çok dilsel ve ideolojik kaygılarla yapılmış birtakım sakıncalı başka ayrımlara kaynaklık etmektedir;
  4. Yapılan bu ayrımın büyük ölçüde bilgikuramsal bir ayrım olması, metafizik bakımdan geçerlilikleri yeterince sorgulanmamış yanlış değerlendirmeler yapılmasına yol açmakta, dolayısıyla da söz konusu filozofların ortaya koydukları düşüncelerde yer alan son derece önemli ayrıntıların ya da inceliklerin kökten budanması sonucunu doğurmaktadır.
Usçuluk geleneğinde, Descartes’ın hem “ikicilik” anlayışını dayandırdığı bilim savunusu, hem de ikicilik için sunduğu ana uslamlamalar, özellikle içerdikleri “teknikler”, “soyutlamalar” ve “tümdengelimli çıkarsamalar” açısından usçuluk anlayışına model oluşturmaktadır. Öte yanda, usçuluk yaklaşımının felsefe tarihindeki en üst noktalarından biri olarak gösterilen Spinoza’nın ¨Etika adlı yapıtı, geleneksel etik düşünme yordamının izinden yürümek yerine, “Eukleides (Oklid) Geometrisi”nin temel ilkeleri üstüne yapılandırılmıştır.

Usçuluğun —bu en önemli ilkörneklerinde sergilenen üst düzey soyutlamalara dayalı— tümdengelimli düşünme yöntemi, gerçekliğin salt kuramsal düzeyde anlaşılması gereken bir etkinlik olarak kavranması gibi bir sonuç doğurmuştur. Ancak usçuluk anlayışına yakıştırılan bu nitelik felsefece temellendirilmiş bir tanımlama olmaktan çok ruhbilimsel bir nitelendirmeye konudur.

Usçuluk, kimileyin felsefe çevreleri dışında kimileyin de metafizik karşıtı felsefe anlayışlarında insan yaşamında usa yüklediği birincil değer ve önem nedeniyle değme yanlış öncüller üstüne bina edilmiş bir gizemcilik biçimi olarak anılmaktadır.

Öte yanda, genellikle usçuluk anlayışının en büyük kuramcıları arasında gösterilen Leibniz, usun bütün doğrularının çelişmezlik yasasınca garanti altına alınmış olduğunu, modern terimceyle söylenirse analitik doğrular olduklarını ileri sürmektedir. Ne var ki, her doğru önermenin çelişiğinin kendisiyle de çelişik olduğuna yönelik Leibniz’in uslamlaması, deneycilik yönelimli pek çok felsefecinin gözünde kendi içinde açmazlı bir doğa sergilemektedir. Nitekim bu açmazın varlığından yola çıkan kimi deneyci felsefeciler, usçuluğun deneye dayandırılmamış bilgi savlarının açmaza düşmeksizin salt biçimsel bir düzeyde bile temellendirilemez oldukları gerçeğine parmak basmaktadırlar. Ancak yine de bunun tam olarak böyle olup olmadığına yönelik bir tartışmanın felsefe tarihinde olanca sıcaklığıyla sürdüğü görülmektedir. Sözgelimi Kant bu bağlamda, sentetik a priori bilgi olanağını ortaya atmasına karşın, kendi deyişiyle şeylerin bilgisi bağlamında dogmacı bir tutum sergilemek yerine yalnızca görüngüler (phainomenon) alanıyla ilgilendiğinden, usçuluk çerçevesinde değerlendirilebilecek bir filozof değildir.

Nitekim Kant, geliştirdiği eleştirel felsefe dizgesinin en değerli erdemini, usçuluktan da deneycilikten de kaçınmaya büyük özen göstermiş olmasıyla açıklamaktadır.

 Hiç kuşkusuz usçuluk felsefe tarihindeki en üst anlatımlarından birine Hegel ’in idealist dizgesinde ulaşmıştır. Hegel’e göre, enson anlamdaki gerçekliğin bilgisine deneye hiçbir biçimde başvurmaksızın, salt düşünme alanının sınırları içinde kalarak varmak olanaklıdır. Hegel, usçuluğun en iyi tanımını felsefe tarihine mal olacak bir açıklıkta dile getirmiştir: “Gerçek olan ussaldır, ussal olan gerçektir.” Bu bağlamda Hegelci usçuluk, salt düşünmenin içinde kalarak, yalnızca kavramın kendi kendine işletilmesine olanak tanınmasıyla gerçekleştirilen bir yöntem üstüne bina edilmiştir. Hegel’in temellendirdiği diyalektik yöntem, kaplamı en geniş kavramdan yola koyularak, düşünülür olan bütün herşeyi birbiri ardına mantıksal yolla türetmekten oluşmaktadır. Hegel’in gözünde diyalektik, yalnızca düşünmenin değil bütün varlığın ya da gerçekliğin doğal gelişim biçimiyle özdeş evrensel bir yöntem konumundadır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder